Günün Sözü

Umut her daim vardır...
Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2013 Salı

Vücudum dahi kabul etmiyor..

Geldim ve dakka bir,  gol bir oldu! Hastayım.. :(  

Son 10 gün öyle mutlu, öyle keyifliydim ki, gerçek hayata dönmeyi vücudum da kaldırmadı... Gidesim var... Şu an Çin'e bile giderim! Heh heh heee... Artık bu laf espri olmaktan çıkacak.  

Afrika modumdan sonra artık ne zaman kaçasım gelse, "Çin'e bile gidesim var" yeni sloganım olacak... Döndüğüm andan beri tüm günü şöyle tek başıma geçiremedim. Ayrıca derslerime çalışmam lazım. Artık öyle çok fazla gezecek, tozacak, boşa zaman geçirecek vakit bulamayacağım. Kendimi Kış moduna almam lazım. Lazım da, hala o moda giremiyorum. 

Dün akşam hayatım boyunca başıma gelmemiş bir şey oldu. Eve gittim, ders çalışmam gerekiyor, kitapları aldım, koltuğa oturdum.... ve sonrasını hatırlamıyorum.  Uyuyakalmışım! Hem de daha saat 9 bile olmamışken. O koltuktan nasıl kalktım ve kendimi yatağa attım bilemiyorum ancak tüm geceyi berbat bir şekilde geçirdim. Yarı uyur, yarı uyanık halde.

Biliyorum kimse sevmez hasta olmayı. Ama ben nefret ederim! O zayıflıktan, o döküntü halden, o çaresiz düzelmeyi beklemekten, o aptal ilaçları almaktan, hiç bir yere sığamamaktan, sadece yatakta kalmak istemekten ve daha bilumum sayabileceğim bir çok şeyden ötürü nefret ediyorum hasta olmaktan. Çoğu kişi hasta olunca bir başkasına ihtiyaç duyar. Çorba yapılsın, ıhlamur kaynatılsın, ona bakılsın ister. Ben bunlardan da nefret ederim. Mümkünse kimse yanaşmasın yanıma, kimse bakmasın bana! Kendimi daha zayıf, daha çaresiz hissediyorum ya o an, etrafımda kim olsa yıkıp geçesim oluyor. 

Bir çok kişiye sersemce gelecek şey ise şu halde bile koşmak istiyorum ya. 2 haftadır spor yapmadım. Suçluluk duyuyorum... Koşmam lazım, hatta belki de terleyip hastalığı daha çabuk atlatabilmeme yardımcı olacağı için kesinlikle koşmalıyım. 

Tatil sonrası hiç iyi gelmedi bana. Biliyorum zaten, burayı vücudum bile kaldırmıyor. İsyanını bu şekilde dile getiriyor. Uzak diyarlara gidesim, şu an tanıdığım bildiğim her şeyi, herkesi, terk edesim var. Yeni bir başlangıç, yeni bir sayfa açasım var. Niye? Bilmiyorum... Sadece istiyorum işte! 
      

20 Ekim 2013 Pazar

Çin Günlüğü XI (Same all, Same all)

Tatilden döndükten sonra ciddi şekilde bir tatile ihtiyacım var. Geçen son 12 günün hızına yetişemiyorum. Arada yavaşlattığım zamanlar da oldu elbette. Fakat iyi bir dinlenmeye ihtiyacım olduğu konusunda vücudum sinyaller veriyor. Mesela evime döndüğümde yapacağım ilk şeylerden biri, şöyle ılık suya tuzu doldurup,  ayaklarımı en az 1 saat kadar dinlendireceğim. Shanghai yürümekle bitmez diyen biri varsa çıksın karşıma aksini ispat edebilirim. Ayaklarımda ki izleri de delil olarak sunabilirim. Elbette en azından!  yarısını yürüyerek bitirdim. Pudong Bölgesinde fazla dolaşmadım doğrusu. Same all, same all durumu... Kocaman kocamn binaların diplerine varmadan karşıdan görmem de sayılır herhalde. Daha önce de söylediğim gibi şehrin o yakası tamamen iş ve finans kurumlarının  merkezleriyle dolu ve zaten hayatımın büyük zamanı öyle bir yerde geçerken tatilde de eksik kalıversin istedim.

Bu Çin bizim bildiğimiz Çin değil söyleyeyim size.  Ne kadar kung fu filmi seyredip etkisinde kalmışız. (Ya da ben kalmışım!) Dövüş sanatlarına ilişkin hiç bir şey yok ortada. Hatta satın almak isteseniz kıyafetleri bile yok... Gelmeden önce bir kaç tane sipariş verilmişti. Hazır Çin’e geliyorum, e olayın merkezi orası deyip Aikido için Hakama siparişi verildi almam için. Ancak aramadığım bakmadığım yer kalmadı ve maalesef bulamadım. (Belki de Çine özgü değil de Japonlara özgü bir şey olduğu içindir ancak uzakdoğu uzakdoğu işte, yine de olmasını umuyor insan)  Burada her türlü sportif malzemeyi bulabileceğiniz büyük bir mağaza var. Aslında her bölgede birer tane varmış. Dün sabah kalktım, haritadan adresi buldum, metroya bindim elimle koymuş gibi buldum. Kocamaaaannnn hangar gibi bir yer. Hakama ve kendime de almak istediğim karate giysisinin dışında her şeyi aldım fakat istediklerimi bulamadım. Sorduğumda verilen cevap şu: ”Böyle şeyler almak isteyen insanlar çok yok, satamadığımız için getirtmiyoruz!”  Buyrun buradan yakın. Çinlilerin bile suyu çıktı. Kung fu falan yapan yok artık burada. Biz hala filmleri seyredip herkesin öyle şeyler yaptığını ya da bildiğini sanalım külliyen yalan! Bizim ata sporu güreş nasıl ki yok olmak üzere bunların da dövüş sanatlarına olan bağlılığı çoktan tarihin tozlu sayfalarında yerini almış bile. 

Artık Çin deyince aklıma ilk gelen şeyler, adım başı tapınak (Shanghai’da çoğu kocaman modern binaların arasında sıkışıp kalmış) ve kocaman binalar olacak. Hee birde ulu orta kimseye aldırmadan yola, oraya buraya tüküren erkekler, anime karakteri gibi kızlar, Çinli kız hastası olan Batılı erkekler, metroya iniş binişte henüz medeniyete ulaşamamış insanlar (buna bizim millet de dahil) garip işleyen bir trafik sistemi (aynı anda hem yayaya hem araca geçiş izni veren ışıklar mesela) her tarafta  bisikletler, mobiletler ve  vespalar... Ama en önemlisi hiç unutamayacağım nefis ve ucuz yemekler...    

Dün akşam üzeri tam hava kararmaya başlarken Bond’a gittim. The Bond tüm iş merkezlerini görebileceğiniz nehrin kenarına deniliyor. Oraya vardığınızda şu söz ettiğim Pudong Bölgesinin binalarını, ışıklarını yakmış bir halde tüm  ihtişamıyla karşınızda bulabilirsiniz. Görülmesi hoş bir manzara gerçekten. 




Bu akşam ayrılıyorum artık. Eve dönüşe yavaş yavaş saatler kaldı. Şu an yine Fransız Bistro’da bir yandan kahvaltı yaparken bir yandan yazıyorum. Bu şehirde gördüğüm kadar Fransızı sanırım Paris’e gitsem göremem. Sanki tüm Fransa kopmuş buraya gelmiş. Fransız Bölgesinde zaten Çinliler turist gibi. Ancak adamların hakkını vermek lazım. Bölge bu şehirdeki en muhteşem bölge. Her taraf inanılmaz cazip binalar, cafeler, barlar, restaurantlar ve minik dükkanlarla dolu. Minik dar sokaklar size Çin’de değilde başka bir şehirdeymişsiniz hissi veriyor.  Dün akşam yemeğe yine o bölgeye gittik. Bu sefer Sushi yiyelim dedik. Geldiğimden beri deneme fırsatını her yerde bulamayacağım tüm mutfakları denedim. Çin’in Yunnan Bölgesi, Hunan Bölgesi, Tai Mutfağı, Pekin Mutfağı derken bir de Japon mutfağını da atlamayalım dedim. Türkiye’de de bilirsiniz, mutfaklar bölgelere göre değişir. Karadeniz yemekleiri, Ege yemekleri vs deriz. Hatta Antep mutfağı, Urfa , Adana Kebabı vs diye saydırırız.  Çin’de de durum  böyle.  Çin’in bölgelerine göre yemekler farklılık gösteriyor.  Ben en çok Yunnan Bölgesini beğendim...

Şimdi gelelim Sushi’ye. Ağlayacaktım üzüntümden. Dün akşam benim yediğim kadar Sushi’yi İstanbul’da biri yese küçük bir servet ödeyebilirdi. Tek başıma epey ciddi performans gösterebiliyorum yemek yerken. Benim dikkate alınması gereken bir potansiyelim var bu konuda. On Kaplan gücünde yiyebiliyorum anlayacağınız. Şükürler olsun o kadar yemeğe henüz ciddi bir kilo problemi yaşamıyorum onu da belki sürekli hareket halinde olmama borçlu olabilirim. Ancak arkadaşlar, kesinlikle dün benim yediğim Sushi’ler birinin cüzdanında ufak şiddetli bir sarsınrıya sebep olabilirdi. Eğer İstanbul’da olsaydım!!!  Üzüntüm bu yüzden...  Bütün o 3 kuruşa mal olan yemekleri bırakıp gidecek olmam bana en fazla üzüntü veren şey... Yedim, içtim, içkisini de çayını da bırakmadım hepsini de ısmarladım ve ödediğim alt tarafı 30 TL. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Japon Ashati birası nefismiş. Bazı şeylerin hala Türkiye’de olmaması ne yazık. :(

Yolculuğun sonralarına doğru sanırım herkesin yapacağını yapıyorum ve geçen son 10 günü gözümün önünde canlandırıyorum. Sonra en çok ne beğendim diye kendime soruyorum. Bu şehri tam ayrılmak üzereyken ezberledim. Ve şunu da bir kez daha ispat etmiş oldum ki, her şehir ilk gidildiğinde herkese yabancı gelir. Ancak o yabancılık en fazla 2-3 gün sürer. 3. günden sonra hiç bir şehir size artık yabancı değildir. Bana da olan bu. İlk anda itiraf edeyim kocaman binalarının beni korkuttuğu ve insan burada kaybolur diye düşündüğüm şehir artık her yerini avucumun içi gibi bildiğim bir yer haline geldi. Özellikle dün bütün gün sokaklarda  dolaştım,  şehrin bir ucundan diğer bir ucuna gittim. İlk anda nasıl olacak bu iş deyip ürktüğüm her şey çocuk oyuncağı gibi geldi. Metro,otobüs, taksi, yürüyerek yol bulma, geçtiğiniz sokakları artık tanımanız, yanından geçtiğiniz her yerin aşina gelmesi, sanki uzun zamandan beri burada yaşıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılmanız sadece an meselesi aslında. Bu şehir gerçekten değişik. Hem Batılı hem Doğulu izler taşıyor. Yabancı nüfusun fazlalılığı elbette buna etken. Ancak yüksek binalar, katlarını sayamayacağınız kadar büyük gökdelenler sanki Shanghai’da değilde Manhattan’da olduğunuz hissini veriyor. (Ettiğim lafa bak! Manhattanmış! Sanki gidip gelmişim de çok biliyorum! Neyse canım, filmlerden gördüğüm kadarıyla diyorum. Zaten kim Manhattan’a gitmek ister ki? Yüzlerce film sayesinde gitmiş, görmüş kadar olduk!)

Ben de cahil cahil hala Vietnam savaşı sırasındaki Shanghai’yı görmeyi umuyorum. Bazen şu hayal gücüme ben bile şaşırıyorum doğrusu. Elbette biliyorum günümüzde öyle bir yer olmayacağını ama yine de ümit ediyorum o havayı soluyacağım diye. Mesela Beijing’i görebilseniz hala o Çinli izler ve Çinli ruhu çok net şekilde görülebilmekte, Shanghai ise artık bir Ticaret Merkezi. Globalleşmiş ve buraya artık Çin şehri değil de, dünya şehri diyebiliriz.  Ancak biri bana bu şehirde kal, buarada çalış, burada yaşa dese??? Kabul eder miyim??? Sanırım cevap: evet olurdu...  Böyle de bir şehir burası. Yaşamak burada çok güzel olurdu. Çünkü size yapmak istediğiniz her şey için imkan verebiliyor. Aklınıza ne gelirse yapabiliyorsunuz. Eğitim, iş, gezmek, tozmak, yeni beceriler edinmek, farklı yerler görmek... 

Burada ki yabancıların hepsi kendi ülkelerinde sahip olmadıkları bir çok imkana sahip. Burada daha çok sosyaller. Ve aslında en güzeli, buradaki yabancılar farklı milliyet olarak kimseyi ayırmadan herkesi bir kulvarda tutabiliyorlar. Amerikalısı, İngilizi, Norveçlisi, Fransızı, Hintlisi hepsi arkadaş. Hem de yakın arkadaş. Birlikte planlar yapıp, birlikte kulüplere katılıyorlar. Tatillere beraber çıkıyorlar. Herkesin mutlaka, mobilet ya da bisikleti var. İşe bisikletle gidip geliyorlar. Hepsi ama hepsi mutlaka koşuyor, koşu gruplarına katılıyor.  Sosyal yaşam gerçekten çok renkli. İş hyayatı da o derece ciddii ve hiç bir şey birbirine karışmıyor.

Ama en ilginç şeyi yazıyorum şimdi. İlk defa gittiğim bir yerde aradan 12 gün geçmesine rağmen havaalanından sonra hiç bir Türkle karşılaşmamış olmam! Nasıl ama? Şaşırtıcı değil mi? Bir tanesiyle bile denk gelmedim.  Havaalanından sonra ne yaptılar bunları, toplayıp başka yere mi götürdüler diye şüpheye düşmedim değil. Çünkü sonuçta kocaman bir şehir değil, bir şekilde tüm gün sokaklarda dolaştım,  bir şekilde denk gelmem gerekirdi ancak olmadı! What an awsome it was!!!            

Şimdiden kara kara dönüş yolculuğunu düşünüyorum. O uçakta saatlerce zamanın geçmesini beklemek bana ikinci şubede işkence düşüncesi gibi geliyor. Oyalanmak için aklınıza gelen her şeyi yapıyorsunuz, saate bir bakıyorsunuz,  daha çoooookkk uzun yol var gidecek. Geçmiyor da geçmiyor. Bu sabah çok erken uyandım, akşama kadarda sokaklarda dolaşacağım eğer çok yorarsam kendimi belki (yani tüm kalbimle ümit ediyorum ki)  uyurum uçuşta.


Sanırım bir sonraki yazıyı uçakta yazarım, hatta ilk yazımın düzenlemesini yaptıktan sonra dönüşteki ilk yayını da uçakta yaparım. Vay canına, teknoloji ne hale geldi! Artık havada bile internete bağlanıp işimizi gücümüzü yapabiliyoruz. Pehhh!!!

19 Ekim 2013 Cumartesi

Çin Günlüğü X (Muhteşem geçirilen Zaman)

En son bıraktığım satırlardan beri geçen zamanı düşününce iyi ki tembellik yapmaya zaman bulabilmişim... Gerçi şu geçen zamanda da çok yorucu şeyler yapmadım ancak eve girme fırsatı da yakalayamadım.

Dün Sarah’la 3 gibi evden çıktık, Shangha’deki antik pazara gittik. Bu ülkede çılgın bir pazarlık yapma durumu var. Gitmeden önce Sarah”ben iyi pazarlık yaparım” deyip bana taktikler vermeye çalıştı. Adamların hepsi sanki sözleşmiş gibi aynı taktiği uyguluyor. Olan şu; diyelim bir şeyi beğendiniz ve fiyatını sordunuz. Tipik olarak herkesin ama kesinlikle hepsinin yaptığı, hemen eline hesap makinesi alıp cümleye başlıyor. “Bak aslında fiyatı bu” deyip inanılmaz bir rakam yazıyor, sonra “ama sen çok güzelsin ve seni sevdiğim için sana özel bir fiyat vereceğim. Bu fiyatı sadece sana veriyorum, başkalarına bu kadar inmem” deyip kendince makul denecek bir fiyat yazıyor. Ancak o yazdığı rakam da bence inanılmaz. Yani ben ki, annem ve ananemle Kapalıçarşı'da, Mahputpaşa’da manyak alışverişler yapıp, asıl pazarlık nasıl yapılır konusunda özel dersler almışım iki uzmandan, elin Çinlisi kendi dediği fiyata bana satabilir mi istediğini? Ben çılgın bir şekilde olamayacak bir fiyat söylüyorum, Sarah diyor ki “Ama çok düştün, satmazlar bu fiyata” diyor. Ben de “O zaman vallahi almam çünkü ben bunların aşağı yukarı kaç para olabileceklerini biliyorum. Aynılarını daha düşük fiyata Kapalıçarşı’dan alırım ama önemli olan buradan minik hediyeler götürmek. Çin’i anımsatan bir şey olsun yeter. Daha fazla para hiç kimse verdiremez, gidelim o zaman” diyorum. Ve arkamı dönüp gidiyorum. Adam ya da kadın arkamdan bağırıyorlar, “Tamam, tamam, gel, senin dediğin paraya olsun!” Ve böylece manzara aynı şekilde sürüp gitti. Sarah ile beraber adamları yıldırdık. Asıl komik olanı, pazarda o kadar çok yabancı vardı ki, yani Batılı demek istiyorum, hepsi durup bizi seyretmeye başladı. Pazarcılar peşimizde gülmeye ve  Sarah "sen benden de beter çıktın" demeye başladı.  Neyi kaça istiyorsak onu alıyoruz ve diğer yabancılar kıskançlıkla bize bakıyorlar. Bir kaçını fark ettik ki bizi seyredip bizim gibi yapmaya başladılar. Sonra da bize bakıp sırıttılar.  Neyi kaça istediğiysem o rakama aldım. 1 saat içinde almam gereken tüm hediyeleri almıştım. Tüm alışverişi bitirdikten sonra Fraser Residence’in 6. Katındaki Yunan Restaurant’ına gittik ve bir kaç meze ile beraber Cin içtik. Manzara inanılmazdı. Ya da belki hep aynı manzaraydı. :) Binalar, binalar, binalar...



19.30 civarı kendimizi eve  zor attık, çabucak hazırlanarak Sarah’ın arkadaşlarıyla sözleştiği Xi Bo Restaurant’a gittik. Buraya geldiğimden beri yediğim yemeklerin hepsi de muhteşemdi. Elbette yemeğe verilen, bize göre az paralar da düşünülürse, yemek konusu en inanılmaz şeydi seyahatim boyunca. 7 kız, terasta oturarak dünya kadar yemek yiyip, 5 şişe şarap içtik. Masadan kalkarken hemen hemen hepimizin kafası hali hazırda güzeldi. Ve kişi başı ortalama 65 TL civarı hesap ödedik. Öyle bir yemeği İstanbul’da o kalite de bir yerde yiyeceksiniz ve o kadar içki içeceksiniz muhtemelen kişi başı hesap rahatlıkla 200-250 TL civarı gelir. O da bugün iyi günümdeyim ortalama bu gelir diyorum, daha yüksek olma ihtimalini kesinlikle göz ardı etmiş değilim.

Restaurant’tan çıktıktan sonra bir Gece Kulübüne gittik. Kızlar tamamen dağıttılar. Hepsi çok doğal, rahat, eğlenceli, güler yüzlü ve sıcakkanlıydılar. Gerçekten her zaman hatırlayacağım bir gece geçirdim. Çok güldüm, çok eğlendim. İnsanları gözlemlemek çok eğlenceliydi. Bu Amerikalı ve İngiliz kızlarının rahatlıklarını ve umursamazlıklarını gerçekten seviyorum. Hiç kasmıyorlar, farklı olma çabasına girmiyorlar, nasıl hissediyorlarsa öyle davranıyorlar. Bizler maalesef çok fazla kurallarla yetiştirildiğimiz için hiç zaman onlar kadar rahat olamayacağız. Rahatlık derken yanlış anlaşılmasın, eğlenmekten bahsediyorum. Kimseye bir şey ispatlama çabası olmadan sadece içinden geldiği gibi davranmaktan söz ediyorum.

Gece 2  civarıydı sanırım epey sarhoş bir halde eve döndük. Sabah kalktığımda, ne zaman yüzümü yıkadığımı, pijamalarımı giyindiğimi ve yatağa yattığımı hatırlayamadım. Tüm bunları ne ara yapmışım hala hiç bir fikrim yok.  Sabahleyin sürünerek yatakta çıktım... İkimiz de zor bela toparlanıp,  birer fincan çay içip tekrar sokağa attık kendimizi.  French Concession’da (Fransız bölgesi) bulunan Tianzifan’da,  “Komunne” adlı mekana  Brunch’a gittik. Servis bizi çok bekletti ancak hayatımda gördüğüm en büyük fincanda (Mug) nefis bir kahve içtim ve harika bir omlet yedim.  Zaten onları yedikten sonra akşama kadar bir daha canım bir şey yemek istemedi. 









Brunch sonrası manikür ve pedikür yaptırmaya gittik. Yine ilklerden birini yaşadım ve pedikürümü ilk defa bir erkek yaptı. Çok sevimli bir karı-koca’nın işlettiği bir dükkanda şaşıracağınız kadar hızlı ve profesyonel servisi aldık. Çift 12 seneye yakın New York’ta yaşamış ve her ikisinin de New Yok Nail School’dan diploması vardı duvarda. Bazen dünyada olan şeylere gerçekten şaşırıyorum. Yani düşünsenize,  karı-koca 12 sene New York’ta yaşa, bu işi yaptığın için profesyonel olmak iste ve bu işin okula gidip hakkını vermeye çalış. Gerçekten takdir ettim. Adamlar yaptıkları her şeyi ciddiye alıyorlar. Küçümsemek için yazmıyorum ancak bizim ülkemizde bu işin bir okulu bile yok. Kaldı ki bir manikür ya da pedikürcüden “hani senin diploman?” diye sorduğunuz soruya cevap bekleyesiniz. Biz de her şey kafa göz yara yara yapılıyor. Tüm French Concession’u yürüyerek dolaştık diyebilirim.  Aynı bölgede sabah yaptırdığımız randevuya yetişmek için masaj salonuna koşturduk. Tam 1 saat Tai Masajı yaptırdık.

İşte burası çok önemli...  Daha önce de çok iyi olduğunu düşündüğüm bir Tai Masajı yaptırmıştım. Hem de Nişantaşı’nın göbeğinde çok iyi bir yerde. Buraya isim yazmayacağım...  Bugünkü masajdan sonra kafama takılan soru şu; eğer o masajsa bugün yaptırdığım neydi? Ben böyle bir şey görmedim, yaşamadım. Tek kelimeyle; İNANILMAZDI. 1 saatlik masaj sonrası çıktığımda tüm kaslarım ve eklemlerim bayram yapmıştı. Bir kere en önemli şeyi yazıyorum. Arkadaşlar gittiğinizde,  soyunup,  üzerinize litrelerce yağın boşaltıldığı ve tüm vücudunuzun okşandığı şey kesinlikle masaj değil. Değilmiş yani. Bugün bunu çok net şekilde anladım.

Gider gitmez bizi çok hoş bir şekilde karşıladılar. Masajın yapılacağı odaya aldılar. Sarah ile aynı odada olmak istedik o yüzden yerde iki tane ayrı ayrı yatak hazırlanmıştı. Bir çift bizi odaya aldı, hemen havlularla başımızı koyacağımız yeri hazırladılar ve giyinmemiz için yarım üst kimono ve alt pijaması verdiler. Kıyafeti tam anlatabilmem için Kung-fu yapanların üzerindeki beyaz kıyafetleri düşünün , buna benzer kıyafetlerdi. Üzerimizdekileri çıkardık ve verdiklerini giyindik. Çift geri geldi ve yine ellerini başlarının üzerinde birleştirip eğilerek bize selam verdikten sonra  yerdeki yataklara yüzüstü uzanmamızı istediler ve böylece masaj başladı. Ayak parmaklarından başlayarak tüm vücudunuzdaki kasları tek tek elden geçiriyorlar. İnanılmaz güçlü parmakları vardı bana masaj yapan kızın. Vücudunuzu sizin bile haberiniz olmadığı bir şekilde esnetiyorlar. Mesela siz yüzüstü yatarken ellerinizde tutup sizi geriye doğru geriyorlar. Yüzüstü,  bir yay şeklinde oluyorsunuz. Kollarınızı gerip, sizin olmayacağını zannettiğiniz şekillerde büküp, gerip, esnetiyorlar. Velhasıl  1 saat boyunca vücudumdaki tüm kaslar ve eklemler gerildi, büküldü, esnetildi, yoğuruldu ve yumuşatıldı. 1 saatin sonunda tüy kadar hafiftim. Belimdeki ağrı geçmiş, boynumun kilitlenmiş kasları açılmıştı.

Bu masajı İstanbul’da yapan birini bulayım abone olacağım. Her hafta ne yapar eder giderim kesinlikle. Masaj sonrası çıktığınızda yine önünüzde eğilerek sizi selamlayan biri kapıda bitiveriyor ve harika bir zencefilli çay ikram ediyorlar. Gittiğimiz SPA’daki ortam huzurlu, sakin ve bir o kadar da aydınlıktı. Masaj yaptırdığınız odalar hariç her yer SPA’larda alışık olmadığımız derecede aydınlıktı.  İç ferahlatıcı bir havası vardı. Masaj sonrası yine yürüyerek eve geldik. Kendimize yine harika birer Cin hazırladık ve Sarah’ın kaldığı binanın çatı katına çıktık.


Pekala, yaptığımız çılgınca şeyi anlatıyorum şimdi. Binanın çatı katı dediğimiz öyle insanların takılacağı bir yer değil. Filmlerde gördüğünüz yüksek binaların çatılarını düşünün. Düzlük bir alan, borular, bacalar vs. Çatının kenarları yarım metrelik bir genişlikte ama daha yüksekte tabi.  Kenarlara duvar örüldüğünü düşünün. Çatıya çıktığınızda bu duvarlar yüzünden aslında sadece gökyüzünü görebiliyorsunuz, etrafı göremiyorsunuz çünkü duvarların yüksekliği 2 mt civarında. O duvarların kenarlarında da 30 cm yükseklikte demirlerle yine güvenlik yapılmış. Biz borulara tutunarak o yarım metre genişliği olan duvarın üstüne tırmandık. Bardaklarımızı, fıstık ve cipsimizi de alıp duvarın üstüne oturduk ve tüm Shanghai gözümüzün önündeydi... Bir gökdelenin tepesinde, kenardaki duvara oturarak inanılmaz bir manzara seyrettim. Karşımdaki tüm binalar elimi uzatsam dokunacağım mesafedeydi ama aşağıya bakmaya cesaret edemedim. Yükseklik korkusu olan biri için bence takdir edilmesi gereken bir hareketti bu. Ben hala kendimi tebrik ediyorum. Hayatım boyunca bir daha asla yapamayacağım şey, bir gökdelenin tepesinde oturup ayaklarımı aşağıya sarkıtmak olacak sanırım. Eh bunu da yapmadım demem artık. Delice bir tecrübeydi ama değdi...  

Sarah’ın erkek arkadaşı ona bu akşam yemek pişireceği için bizim kızımız erkek arkadaşına gitti. Ben eve yine nefis bir Tai Yemeği ısmarladım ve hem yemeğimi yedim hem de yazımı yazdım. Bu yemekleri bırakıp gidecek olmak bana büyük üzüntü veriyor. İstanbul’da da yalnız yaşayan biriyim ve genellikle pişirmektense dışarıdan ısmarlamayı isterim aslında. Ancak istanbul’da böyle bir şey yapsam, ayın onuncu günü tüm maaşımı tüketmiş olurum herhalde. 

Yediğim ya da yaptığım şeylerin fiyatları yazmam belki sizi sinir edebilir ancak bir fikir oluşturması ve bir gün eğer gelmeniz nasip olursa buraya, geldiğinizde size yol gösterici olması için özellikle belirtiyorum. Buradan hareketle  aslında buraya yapacağınız seyahatin Avrupa’da bir kaç gün bir yere gitmenizden daha ucuza geleceğinden emin olabilirsiniz. Yolun uzunluğu nedense insanlara maddi açıdan da çok büyük bir yük getirecekmiş gibi görünüyor olabilir ancak böyle bir düşünceniz varsa da unutun... Hepinizi şaşırtacak derece hesaplı süper bir tatil yapabilirsiniz burada. Geceliği 80-100 TL arası gerçekten kaliteli kalınacak oteller var. Daha lüks yerde kalmak istiyorum derseniz de elbette seçim sizin ancak daha önce adını duymadığınız Residence hizmeti veren çok temiz ve çok güzel yerler inanamayacağınız kadar çok burada.  Ben Sarah burada diye daha cesur hareket ederek geldim elbette ancak fazladan 700-800 TL ile de bu seyahati yine rahatlıkla yapabilirmişim. Bu beni neden rahatlatıyor?  Çünkü bakarsınız önümüzdeki yıllarda belki bir daha gelirim bu ülkeye.     :)


Aklıma gelmişken, Sarah’ın erkek arkadaşı Tang bu sabah 100 katlı binanın merdivenlerini  tırmanmayı 25 dakikada tamamlamış. Biz sabahın köründe sarhoş sarhoş uyurken o çoktan gidip yarış işini halletmiş bile.  Maalesef seyretmeye gidemedik. ..  Uyku ağır bastı... :)

18 Ekim 2013 Cuma

Çin Günlüğü VII (Jing An Si)

Kaldığım semtin adı Jing An Si. Bugün tamamen tavaf ettim. Kaç defa kayboldum bilmiyoum. Bir süre sonra saymayı unuttum. Doğru dürüst kahvaltı yapayım, güne kuvvetle başlayayım istedim. Bütün kuvvetim, gücüm sokaklar arasında bir yerlerde kaldı. Sarah, Wagas Restaurant var, American pancake yapıyorlar, çok güzel kahvaltısı var dedi, çıktım yola. 






Zaten benim başıma ne gelirse bu yemenin derdinden gelecek.  Allahım, adım başı Wagas olduğunu söyledikleri yerde ben tam 4 saat dolaşarak bulamadım ya!  Kime sorsam, her zamanki gibi havalara bakıp,  ben yokmuşum gibi davrandılar. Dil özürlü millet ben bir Çinlileri gördüm. Bir tane Allah’ın kulu bilmez mi İngilizce anlamıyorum ki.

İnat ettim bulacağım diye, hiç bir şey alıp yemedim. Baktım artık tabanlarıma kara sular indi, adım atacak halim kalmadı, neyseki çantamdaki elmayı hatırladım. Oturdum kaldırımın kenarına elmamı yedim, biraz kendime geldim tekrar başladım dolanmaya. Şu an bana sorun, sokak sokak size tarif edeyim bu Shanghai’yın Jing An Si semtini. Neyse baktım dön dolan hep aynı sokaklar, metroya binip bölge değiştireyim dedim. Metro hatları 14 tane var. Her  hattı numaralandırmışlar. 1’den 16’ya kadar. Toplamda 14 adet hat ama, 14 ve 15 numara yok. Neden? Bilmiyoum. Olurda İngilizce bilen birine rastlarsam ilk işim sormak olacak. 


Metro için aşağı indiğinizde başka bir dünya ile karşılaşıryorsunuz, bildiğiniz alışveriş merkezi gibi bir alan, siz nereye gidecekseniz işaretleri takip ediyorsunuz ancak sağınız solunuz her yer mağaza. Bu arada her duraktaki çıkışlar da numaralandırılmış. Bizim metroda nasıl ki çıkışa göre isim yazar, mesela; Taksim Gezi Parkı çıkışı ya da Taksim Meydanı gibi, burada her çıkış numaralandırılmış. Örneğin akşam Sarah ile West Hanjing Road durağında buluşacağız ama 7 numaralı çıkışın önünde buluşalım diye sözleştik. Çünkü bazı duraklarda  12, bazılarında 20 tane farklı çıkış var. Bana çok mantıklı geldi. Diğer türlü ara ki bulasın nereden çıkacağını. Metro 3 yuan, bu da 1 TL yapıyor. Hala öğrenci ücretine yolculuk yapıyorum yani :) Aşağıdaki resimlerden de görebileceğiniz gibi metro rayları açıkta değil. Metro durakta durunca önce vagonların kapıları açılıyor sonra platformdaki kapılar açılıyor. Böylece raylara birilerinin düşme ihtimali sıfıra indirilmiş oluyor.  





Bizim buraları tavaf ettikten sonra Jing An Temple durağından metroya bindim ve People’s Square durağından çıktım. People’s Square pek ünlü bir meydanmış. Kocaman bir Parkı var. İnanılmaz yeşil, bahçeleri çok güzel. 






İçinde Barbarosa Restaurant’ta çok güzel bir yemek yedim. Yanda gördüğünüz mekan... İçerisi de, servis de çok güzeldi. Normalde buradaki servis elemanları çok kaba oluyorlar mekanlarda,  ancak ilginçtir buradakiler sevimliydi. Haa aklıma gelmişken, Çin’de hiç bir yerde bahşiş verilmiyor. Kabalık oluyormuş bu. Zaten verdiğinizde de bir paraya bir de size garip garip bakıyolar. Tam cimrilerin mekanı burası! Ye iç, hesabı öde çık. Zaten yemeklere gelen hesaplar Türkiye ile kıyaslayınca cep harçlığı gibi geliyor.

Park’ta 2 saate yakın dolaştım ve yorulunca Sarah ile buluşmama daha 1 saat olduğu için biraz kitap okuyayım dedim. Kindle’m yanımda olduğundan hemen bir banka oturdum açtım tam okumaya başlayacağım, 85 yaşında kadar bir Çinli bana yanaşıp İngilizce bilip bilmediğimi sordu. Mecburen evet diyince, başladı sohbete.  Anlattıklarından İnşaat Mühendisi olduğunu öğrendim, adam bir de kartını çıkarıp gösterdi üstelik Profesörmüş.  Artık doğru mu yalan mı bilemeyecğim belki de kendi bastırmıştır kartı. Gerçi sadece bir tane olduğu içinmiş de bana vermedi o ayrı. Dediğine göre 10 yıl Amerika da yaşamış bla bla  bla. Bu Amerika’da anladım ki İngilizce öğretmiyorlar ya da gidenler öğrenemiyorlar. Amerika’yı sevmememin bir nedeni daha çıktı. Kardeşim 10 yıl bir insan orada kalır da nasıl öğrenemez ki o dili. Adamın İngilizceyi dinleseniz değil 10 yıl sanki 10 gün kalmış. Ancak o kadar konuşuyor. O konuşma ile beni davet etmediği de kalmadı, bir daha Çin’e gidersem onu arayıp onda kalmamı istemesi de kalmadı. Adam bana külliyen sallıyor gibi geldi, hiiiiççç o kadar cana yakın Çinli görmedim daha şimdiye kadar. Pekin’de ilk gün gezerken turisttik meydanlarda sırıtan herkes hariç tabii. Ama onlar da sadece sırıtıyorlardı, beni evlerine davet etmiyorlardı sonuçta. Neyse ısrarla telefon numaramı istedi, olmadığını bu ülkede telefonumun  çalışmadığını söyledim. Asla da yalan değildi! Geldim geleli  çalışmıyor kahrolası telefonum!  Dönünce Vodafone’un benden çekeceği var!!! Adam ısrarla kendi numarasını verdi, ben yanlış isim verdim, erkek arkadaşım olduğunu ve arkadaşlarımla buluşacağm için artık ayrılmam gerektiğini söyledim ve bildiğiniz kaçtım oradan. Takip etse beni , daha buluşacağıma var 1 saat. Neyse onu da atlattım böylece ve dinlenmek için başka yer aradım. Sonra da gittim İstiklal Caddesini buldum. Bildiğiniz İstiklal Caddesi. Adamdan kaçmak için metroya girip Sarah ile buluşacağım West Nanjing Road durağına gittim. 7 numaralı çıkıştan bir çıktım karşımda İstiklal Caddesi! Aman ohh tanıdık bir yerler dedim attım kendimi oraya. Gittim bir banka oturdum, hem dinlendim,  hem kitap okudum biraz. Benim gittiğim yabancı şehirlerede bir yerleri mutlaka İstanbul'daki bir yerlere benzetme gibi bir sinir bozucu durumum var. Mesela Londra'daki Trafalgar Meydanı'na her zaman Eminönü Meydanı derim. Ayıp ediyorum biliyorum ama elimde değil :) 







Size söylemiştim Çinli bir tane bile yakışıklı erkek göremediğimi. Gördüğüm tek yakışıklı Çinli bu panodakiydi. E zaten onu da artist yapmışlar :) 


Zaman gelince Sarah’la buluşmaya gittim. Bir gün önce Ördek yemek için sözleşmiştik. :) Söyledim size benim başıma ne gelirse bu Ördek’ten gelecek.  Ama bu sefer olaysız geçti. Önce bir Roof Bar’a gittik. En iyi Shanghai manzarası oradaymış. Ve görünce manzarayı anladım ne demek istediğini. 




Eh siz de görünce anlamışşınızdır sanırım. Bir an dünyanın tepesindeyim sandım. Mavi ışıklı binanın arkasında karanlık olduğu için görülemeyen bir bina daha var ve halen yapım aşamasında. Önümüzdeki sene bittiğinde dünyanın en yüksek ikinci binası olacakmış. Birincisi herkesin bildiği gibi Dubai’de. Öndeki mavi ışıklı bina 100 katlı. Her sene o binada 100 katı merdivenle çıkma yarışı yapıyorlamış. Bu haftasonu yine yapılacakmış. Seyretmeye gideceğiz çünkü Sarah’ın erkek arkadaşı da katılıyor.   Şimdiye kadar ki rekor 100 katı 19 dakikada çıkan birine aitmiş. Kim olduğunu bilmiyoruz ancak 19 dakikada çıkmış her kimse. 20 ya da 30 kattan sonraki baş dönmesini nasıl durduruyorlar merak ediyorum. Bir keresinde Sam’la beraber katları merdivenlerden çıkalım deyip denemiştik Plaza’da. Yavaş yavaş çıkmıştık ve her şey gayet yolundaydı ancak hızlı çıkacak olsak biliyorum ki baş dönmesi oluyor. 

Nefis bir yemekti. Aslında herkesin bildiği gibi Çin mutfağı biraz riskli. Yani ne yediğinizi gerçekten bilmeniz gerekiyor.  Sarah ile damak tadımız aynı olduğu için verdiğimiz siparişler ikimizin de çok beğendikleri oluyor genelde. Bu akşam gittiğimiz mekan “Lao Beijing”  yabancılar arasında da çok popüler çünkü Shanghai’daki en iyi Geleneksel Pekin Ördeğini yapıyorlar. O yüzden salonda ciddi sayıda Batılı da vardı. Ama hepsinin iş yemeğinde oldukları çok belliydi. Erkeklerin çoğu takım elbiseli, masada genellikle Çinli ve Batılı karışık gruplar vardı. Ve genelde hepsinin evrak çantası vardı. Yani iş yemeğinde oldukları oldukça belliydi.  Her ne için orada olurlarsa olsunlar bence o nefis yemekleri tadan az sayıdaki şanslı kişilerdi hepsi.

Sonrasında elbette evimize geri döndük. Tembel tarafımıza denk geldiği için taksiye bindik. Zaten ben bütün gün dolaştıktan sonra iki adım daha atacak halde değildim.   

Aklıma gelmişken bugün tüm seyahatlerimi seyahat kartıyla yaptım. Bizdeki akbil gibi bir kart. Para yükledikten sonra, otobüs, metro, feribot ve taksilerin hepsinde geçiyor. Takside de bu kartı kullanmak bana çok kullanışlı geldi.


Yarın ki planım elbette yine kendimi dışarı atmak. Ama geldiğimden beri hiç spor yapmadığım için öncelikle sabah bir kaç saati spora ayırmayı düşünüyorum. Bu arada ara ara yaptığımız planlara yenisini ekliyoruz. Mesela daha manikür ve pediküre gideceğiz. Pedikür yaparken ayak masajı da yapıyorlar. Dükkanlarda inanılmaz manzaralara denk geliyorum. Tüm Batılılar yan yana oturup ayak masajı yaptırıyorlar. Ama en büyük keyif masaja gidecek olmamız. Tai masajı için şimdiden programımızı yaptık. Bu kadar dolaştıktan sonra dinlenmek benim de hakkım :) Kıskandığınızı biliyorum! Hiç bir şeyi değilse bile kesinlikle masajı hayal ettiğinize eminim. Hayatım boyunca bir kez denedim ve inanılmaz rahatlatıcı buldum. Şimdi tekrar aynı tecrübeyi yaşayacağımı düşündükçe açıkçası mutlu oluyorum.  

Hatta şimdiden gevşedim diyebilirim...

17 Ekim 2013 Perşembe

Çin Günlüğü – IV (Pekin artık yabancı değil)

Evet, gerçekten yabancı değil. Elimde harita bir oraya, bir buraya zıplıyorum. Sabah yine Tiffany’de kahvaltıyı çevirdim ve sokağa atladım. İlk iş Lucy’nin tavsiye ettiği Sanat Festivali Bölgesi olan 798’e gitmek oldu. Neden 798 dediklerini bilemiyorum. Birilerine sormak dünyanın en zor durumuna sokabilir sizi. Çünkü hala aynı sorunu yaşıyorum. Bir çok Çinli gerçekten İngilizce bilmiyor.  O yüzden bir süre sonra kendi kendime konuşur gibi oluyorum.

798 denilen bölge şehrin neredeyse bir ucunda. Pekin’in Kuzeybatısında. Küçük bir semtin tüm sokaklarıyla bir sanat merkezi olduğunu düşünün. Bizim Oto Sanayi gibi bir yer. Girişlerinin karanlık ve izbe göründüğü binaların içine girince içeridekilere inanamıyorsunuz. Yüzlerce mağaza ve dükkan var. Bildiğimiz hangar gibi yerler. Her şey ama her şey sanat üstüne.









Kişisel sergiler var, design shop’lar var, irili ufaklı değişik yüzlerce dükkan var. Sokaklarda sokak satıcıları, her yerde sokağa açılmış tezgahlar vs. Resimlerden de göreceğiniz gibi çok değişik bir yer.



Şansıma Bian Ba’nın kişisel sergisi varmış .  Thangka  Sanatı Çin’de çok önemli yer tutuyor. Bizim minyatür sanatı gibi. Bian Ba bu konuda Çin’in önemli isimlerinden biriymiş. Çok güzel bir sergisi vardı. Gezmek nasip oldu.  Özellikle 4 büyük adam isimli tabloları çok ilgimi çekti.  Kaderci , Gerçekçi,  Adaletli ve  Yardımsever olarak 4 olguyu temsil ediyormuş. ( Adam dediğin böyle olur demek istiyor zahir!)   
The Man of Destiny 

The Man of Truth

The Man of Justice

The Man of Benevolence


Liu liyu’nun solo sergisi de çok ilgimi çekti. Buyrun resimlere bakın. Cam üzerine Sanat yapıyormuş ve hangarın girişindeki çalışmasına hayran kaldım. Resimde bakmayın kısa gibi göründüğüne, en az 20-30 metre uzunluktaydı çalışma. Hepsi tek tek elde yapılmış camdan parçalar.





3 saate yakın yorulana kadar dolaştım. Sokakta yiyecek yapanları seyrettim. Bir videoyu sizinle paylaşmak istedim.  Yaptıkları yiyeceğin adı hakkında hiç bir fikrim yok. Çince yazıyor ve ben doğal olarak hiç bir şey anlamıyorum. Dışarıdaki seyyar satıcılardan bir şeyler yemeğe açıkçası cesaret edemedim. Kısıtlı zamanımı hastalanıp yatakta geçirmek istemediğim için olabildiği kadar dikkatli davranmaya çalışıyorum. Diğer neden ise biliyorum bazıları beni kınayabilir ama hijyen konusunda aşırı endişelerim var.


798’den çıktıktan sonra Temple of Heaven (Cennet Tapınağı) denilen yere gittim. O kadar büyük ve gezilmesi bitmeyen bir yer ki, kapıda alınan biletin ucunda 5 parça var, her parça giriş yaptığınız bölümde koparılıyor. Kuzey Kapısından giriş yapıyorsunuz ve Güney Kapısından çıkarken tüm parçalar koparılmış oluyor, siz de yorgunluktan kendinizi bir yere atmaya çalışıyorsunuz. Mekanı  gezerken 2 kez mola verdim. Bir şeyler içtim. Zaten her Tapınak bir koru içinde ve Parkta mutlaka oturacak bir yerler buluyorsunuz. 







Sonrasında Tapınak’tan çıktım ve Silk Market’e gitmek için araç bulmaya çalıştım. Silk Market, aklınıza gelebilecek her türlü ünlü markayı deli ucuza alabileceğiniz bir yer. Sıkı pazarlıkçıysanız dünyanın büyük mağazalarında size binlerce dolara sattıkları ürünleri çocukların cep harçlığına elde edebiliyorsunuz. Ayıptır söylemesi ben de sıkı pazarlıkçıyım. Ancak pazarlığında b.kunu çıkarmamak gerekiyor.Çünkü bugünkü satıcı kızın da dediği gibi burası Çin olduğu için her şeyi ucuza kapatmaya gelen bir güruh var ve bence buradaki insanlara da saygıdan fazla uçmamak gerekiyor. Yoksa insanları küçümsüyor gibi oluyorsunuz. Sonuçta bu insanlar da 3 kuruş kazanmak için saatlerce deli gibi çalışıyorlar. Dolayısıyla pazarlığı da tadında bırakmak lazım.

Ancak pazarlık olayının bir de şöyle bir tarafı var... Tapınak’tan çıktıktan sonra bir taksi tutayım dedim. Tamam itiraf ediyorum kendimi burada zengin gibi hissettim. Her yere taksiyle gittim. Metro istasyonları zaten o kadar yakın mesafede değiller. Kime sorsam havalara bakıp, burada istasyon yok dedi. Mecburen riske girmedim. E bir de vallahi yoruldum yürümekten bari arada ki ulaşımda oturayım istedim.  

Etrafım bir anda korsan taksiciler ve hutongcularla çevrildi. Haritada nereye gideceğimi gösterdim. 150 Yuandan kapı açtılar. Mesafenin kısa olduğunu söyledim, trafik olduğu için dolanacağını söyleyip 80 Yuana kadar düştüler. Ama 2 gündür her yere taksiyle gittiğimden mesafeyi çok iyi biliyorum ve 30 Yandan fazla tutmayacağına eminim.Onlara da aynını söylüyorum ama ısrarlılar. Sonunda “tamam, vazgeçtim taksiden” diyerek uzaklaşmaya çalıştım.  Sert çıkma durumunuz yok, o yüzden olabildiği kadar alttan almak gerekiyor. Ben de yürümeye karar verdiğimi söyledim ve uzaklaştım etrafımdaki kalabalıktan. 50 metre gitmeden yoldan taksi çevirdim. Her zaman yasal araçları kullanmakta fayda var. Vardığımda taksiye 27 Yuan ödedim. Taksi uzmanı oldum, korsanların haberi yok tabii. Taksiden inerken size bildiğimiz kasa fişi veriyorlar. Taksimetrelerin yanında minik yazar kasalar var.    Bu sizin de güvenliğiniz için. Olurda takside bir şey unutursanız geri alma şansınız var  ya da taksicinin sizi çok dolaştırıp aldattığını düşünürseniz şikayet edebiliyorsunuz. Taksiyle ilgili tüm bilgiler fişte mevcut. Hatta sizinle bir resmini paylaşayım fişin. Yanda gördüğünüz gibi. Şimdiye kadar ödediğim en yüksek taksi ücreti ilk gece alandan otele gelirken ödediğim 73 Yuandı. Ki o da 25 TL yapıyor. İstanbul’da evden alana giderken ödediğim paradan çok çok daha düşük bir rakam. İstanbul’a dönünce taksilere binemeyeceğim ve binersem de o kadar kısa mesafelere o kadar büyük miktarları verdiğim için kesinlikle mutsuz olacağım.  

Silk Marketten çıktıktan sonra (aldıklarımı elbette kendime saklayacağım :) ) o kadar acıkmıştım ki etrafıma şöyle bir baktım ve hemen Pazar’ın yanındaki Fajita Bar’a kendimi attım. Soğuk bir Bira çok iyi geldi. Hava bugün muhteşemdi.  Saat başı yüzüme güneş koruyucusu sürmek zorunda kaldım. Şortla dolaştığım halde terledim. Sonra İstanbul’daki soğuk aklıma gelince bu kadar şanslı olduğum için Allah’a şükrettim.

Yemek yediğim mekanın müdürüyle epey sohbet ettik. Zincir Restaurant olduğu için aslında Amerika’da yaşıyormuş ama Pekin’e gönderilmiş. Bence Çinli olmasının büyük etkisi var. Adam Amerika’yı özlüyor tabii. Bir an evvel de dönmek istiyor ama çalışmak zorunda ve emekliliğine çok az kaldığı için idare etmeye çalışıyormuş. Geldiğimden beri en iyi İngilizceyi konuşan kişi oydu. !0 kez tekrarlatmadım en azından. 5.ncide anladım :) Bu Çin aksanını ne yapacaklar bilemiyorum ama iş yerinde konuşanların Türkçe aksanına bile eyvallah der duruma geldim. O derece yani.

Yemeğimi de yedikten sonra  canım kahve çekiyor. Etrafta deli tavuk gibi kahve alacağım bir yer ararken ileride bir Coffe Shop gördüm hemen daldım tabii. Siparişimi aynen şu şekilde verdim : “Hello there .Can I have a nonfat Latte please?”   Türkçe Meali: “Merhaba, bir tane yağsız sütle yapılmış Latte alabilir miyim?”  Karşımda bildiğiniz duvar var. Duvar bile tepki verir, karşımdaki vermiyor. Budha’yı buraya koymuşlar galiba diye düşünüyorum. Yüz ifadesi tapınaklardaki Buda gibi. Tam o sırada yanımda iyi bir parça! duruyordu. O bir şeyler söyledi duvardan bozma  arkadaşa. Anlatmaya çalışan Batılı tabii ki, ama Çince konuşuyor. Ben Çince konuşan bir Batılı görmenin hevesiyle hemen muhabbete başladım tabii ama bende bedeviden daha büyük bir bahtsızlık olduğundan yanında çok hoş bir hatun bitiverdi. Çiftlermiş!. Neyse adamcağızım yardım etti de aldım kahvemi. Ama o da epey uğraştı anlatmak için.  Bana da daha kolay bir şey isteseydin bunu ben de bilmiyordum tarif ettim dedi. Daha kolayı sütü kaynat, içine kahveyi dök  ver,  olacaktı ama anlayamadım tabii ben. Bir dahakine inşallah.

Elimde kahvem, otele geldim, kendimi odaya zor attım.  Biraz dinlendim sonra elime netbook’umu alıp aşağıya indim. Kızlarla lafladım. Kuzen ve teyzemle Skype’dan konuştum. WhatsApp ve Skype’ı icat edenlere sürekli dua ediyorum. Ne işe yarar şeyler kardeşim.  O adamların kesinlikle Cennet’e gitmesi gerek.

7’yi geçe gidip akşam yemeği yiyeyim dedim. Ancak bu gece Pekin’de son gecem olduğu için bu kadar yol gelip Pekin Ördeği yemeden gitmek olmaz dedim. Resepsiyondaki görevlilere sordum. Neyse ki çok şanslıyım, otelin akşam vardiyasındaki Concierge’da bir kız çalışıyor. Babası Alman, annesi Kanadalı ingilizcesi çok iyi ve onunla sohbet edip ne istediğimi anlatabildim. Otele yakın bir kaç restaurant varmış ama bütün ördek getirdikleri ve ben tek olduğum için manasız bir şey olacaktı. Çoğu restaurant tek kişilik servis yapmıyormuş. Burada ördek yemeğe grup olarak gittiklerinden tüm ördek 4 kişi için normal ama bir kişi için ziyan maalesef. Neresi yapar diye bir kaç yer araştırdılar. Sonra otelden taksiyle 10 dk’lık mesafede varmış bir yer. İnternetten haritasını döküp verdiler elime. Taksiye anlattık, çıktık yola.

Allahım nasıl anlatayım bilmiyorum. Yarım saat önce otele geldim ve ayrıldığımdan beri yusuf yusuf yaptım. Kendi kendime, “ Ördek senin neyine? Otur zıkkımlan ne bulursan otelde” diye homurdanıp durdum. Taksi beni garip yollardan, sokaklardan geçirdi. Anlaşılır bir dilde şöyle anlatayım. Yabancı birisiniz, İstanbul’a geldiniz ve Swiss Otel’de kalıyorsunuz. Canınız bir kebap çekti ama ne hikmetse iyi kebap yiyeceğiniz yerin otele taksiyle 10 dk mesafede olduğunu söylediler, sizi taksiye bindirdiler ve harita verdiler elinize. Tabii daha önce size adresi verenler de gitmemiş, internetten bulmuşlar, hatta konuştuğunuz kişi, kebap güzelse bana da söyle ben de daha sonra gideyim diyor! Veee taksi sizi alıyor Dolapdere'nin oralarda, hani şu çok da tekin olmayan bölgesine götürüyor. Herkes size garip bakıyor, kimse dilinizi anlamıyor. Anlamak gibi bir istekte de bulunmuyorlar. Siz elinizdeki dökümü onlara gösterip doğru yere gelip gelmediğinizi öğrenmeye çalışıyorsunuz, çünkü taksici  “Burası!” demiş ve sizi bırakıp gitmiş  oradan. Allahım daha önce hiç öyle garip bir yere gitmemiştim. Elimden geldiğince sevimli görünüp gülümsemeye, elimdeki kağıdı göstermeye çalışıyorum, oralı bile değiller. Biri üst katı işaret etti. Ama mekan öyle garip ki. Kapıda naylondan püsküller sallanıyor. Etraf kırmızı renkte ve olabilecek en avam ve kalitesiz şekilde döşenmiş. Kötü bir genelev girişi gibi. (Genelev girişi nasıldır görmedim ama filmlerden gördüğümü tarif ediyorum. Sadece etrafta kadınlar eksik.)  

Üst katta kapı girişinde hazır olda 3 hatun duruyor. Elimdeki kağıdı onlara da gösterip yerin adını okuyup orası olup olmadığını soruyorum. Şöyle kağıda bir bakıp, suratlarını çevirdiler, ilgilenmediler bile. Sadece kafalarını şöyle bir olumsuz anlamda zahmet edip salladılar. Yanlış yere geldiğimi düşünüp tekrar aşağı indim. Her tarafta neon ışıklarıyla Çince yazıyor ve ben hiç bir şey anlamıyorum. Merdivenlerde genç bir çifte rastladım. Yukarı çıkarken de görmüştüm ama birbirlerine karşı çok samimi görünüyorlardı keyiflerini bozmak istememiştim. Mecbur kalınca çekine çekine İngilizce bilip bilmediklerini sordum. Cennet kapıları o an açıldı bana. İkisi de biliyordu ve öyle sevimlilerdi ki anlatamam. Hemen yardım ettiler. Komik olan, doğru mekandayım ancak hatunlar zahmet edip anlamadıkları için beni,  oranın doğru yer olduğunu da söylemiyorlar. Sipariş almak zor oluyormuş! Bir an geri dönüp gideyim dedim ama kendime de yediremiyorum tırıs tırıs dönmeyi. Ortalık bomboş. Sadece bir masada 5 Çinli adam gürültülü bir şekilde konuşuyorlar. Ben girince tabii hepsi bana bakmaya başladı. Ben gençlere yapışmış vaziyetteyim hatta oturun birer bira ısmarlayayım dedim. Ancak gitmeleri gerektiğini söylediler. Onlar da yemek yemişler, bitirmişler ve kalkıyorlarmış. O sırada orta yaş üstü bir çift geldi. Hepsi aileymiş. Aldılar gittiler tabii çocuklarını. Ben kaldım orada bir başıma. Neyse ki çocuklar gitmeden siparişimi verdikleri için ben bir bira söyledim beklerken biramı içiyorum. Diğer masadakiler bana bakıyor... Göz göze gelmemek için bir şey yapmam lazım. Etrafa, havalara ne kadar bakarsanız bakın bir şekilde göz göze geliyorsunuz. Telefon lanet olsun çekmiyor kimseyle konuşamıyorum. Wi-fi yok WhatsApp’a giremiyorum. Elimde telefonu evirip çevirirken imdadıma ne yetişti dersiniz?  Vurdum kendimi  Candy Crush’a!!!!! :) O hırsla kilitlerden birini açtım. Sonra yemek gelene kadar aynen devam.  Yemek öyle bir geldi ki sanki kıtlıktan çıkmışım. Hepsini bitirmeme olanak yok. Alt tarafı sebzeli pirinç ve bir porsiyon (güya! ) Pekin Ördeği geldi. Ama o kadar çoktu ki yarısını bıraktım. Yerel bira diye istediğim bir şişe biranın büyüklüğü neredeyse litrelik şişeydi. Hiç birini bitiremedim  elbette ve hepsine 98 Yuan ödedim .(30 TL civarı) Bence o yemeğe bedava sayılır... Ama azıcık da gevşeyerek yiyeydim iyiydi. :)  Yoksa Allah için yemeklerin lezzeti çok iyiydi.        





Sonrası çıktım sokağa yürümeye başladım. Dört yol ağzında ışıkların oraya gelince bir taksi geliyordu hemen durdurdum ve içine atladım. Otelden verdikleri “Beni buraya götürün” yazılı otelin adresini ve krokisini gösteren kartı verdim şoföre.  Kafayı salladı, aldı getirdi otele sağ olsun.


Şu an güvenli bir şekilde bu satırları yazıyorum... Ama yine dışarı çıkasım var mı? Var! :) Yapacak çok şeyim olduğundan  şimdilik çıkmıyorum. Ama insanın başına gelen her şey sonradan çok komik görünüyor.  Yani felaket olmadığı sürece...  Anlayacağınız bir Ördek uğruna az daha çanağı çizdiriyorduk! Olsun.. Pişman değilim, yine olsa, yine yaparım! :)