Günün Sözü

Umut her daim vardır...
Shanghai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Shanghai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2013 Pazar

Çin Günlüğü XI (Same all, Same all)

Tatilden döndükten sonra ciddi şekilde bir tatile ihtiyacım var. Geçen son 12 günün hızına yetişemiyorum. Arada yavaşlattığım zamanlar da oldu elbette. Fakat iyi bir dinlenmeye ihtiyacım olduğu konusunda vücudum sinyaller veriyor. Mesela evime döndüğümde yapacağım ilk şeylerden biri, şöyle ılık suya tuzu doldurup,  ayaklarımı en az 1 saat kadar dinlendireceğim. Shanghai yürümekle bitmez diyen biri varsa çıksın karşıma aksini ispat edebilirim. Ayaklarımda ki izleri de delil olarak sunabilirim. Elbette en azından!  yarısını yürüyerek bitirdim. Pudong Bölgesinde fazla dolaşmadım doğrusu. Same all, same all durumu... Kocaman kocamn binaların diplerine varmadan karşıdan görmem de sayılır herhalde. Daha önce de söylediğim gibi şehrin o yakası tamamen iş ve finans kurumlarının  merkezleriyle dolu ve zaten hayatımın büyük zamanı öyle bir yerde geçerken tatilde de eksik kalıversin istedim.

Bu Çin bizim bildiğimiz Çin değil söyleyeyim size.  Ne kadar kung fu filmi seyredip etkisinde kalmışız. (Ya da ben kalmışım!) Dövüş sanatlarına ilişkin hiç bir şey yok ortada. Hatta satın almak isteseniz kıyafetleri bile yok... Gelmeden önce bir kaç tane sipariş verilmişti. Hazır Çin’e geliyorum, e olayın merkezi orası deyip Aikido için Hakama siparişi verildi almam için. Ancak aramadığım bakmadığım yer kalmadı ve maalesef bulamadım. (Belki de Çine özgü değil de Japonlara özgü bir şey olduğu içindir ancak uzakdoğu uzakdoğu işte, yine de olmasını umuyor insan)  Burada her türlü sportif malzemeyi bulabileceğiniz büyük bir mağaza var. Aslında her bölgede birer tane varmış. Dün sabah kalktım, haritadan adresi buldum, metroya bindim elimle koymuş gibi buldum. Kocamaaaannnn hangar gibi bir yer. Hakama ve kendime de almak istediğim karate giysisinin dışında her şeyi aldım fakat istediklerimi bulamadım. Sorduğumda verilen cevap şu: ”Böyle şeyler almak isteyen insanlar çok yok, satamadığımız için getirtmiyoruz!”  Buyrun buradan yakın. Çinlilerin bile suyu çıktı. Kung fu falan yapan yok artık burada. Biz hala filmleri seyredip herkesin öyle şeyler yaptığını ya da bildiğini sanalım külliyen yalan! Bizim ata sporu güreş nasıl ki yok olmak üzere bunların da dövüş sanatlarına olan bağlılığı çoktan tarihin tozlu sayfalarında yerini almış bile. 

Artık Çin deyince aklıma ilk gelen şeyler, adım başı tapınak (Shanghai’da çoğu kocaman modern binaların arasında sıkışıp kalmış) ve kocaman binalar olacak. Hee birde ulu orta kimseye aldırmadan yola, oraya buraya tüküren erkekler, anime karakteri gibi kızlar, Çinli kız hastası olan Batılı erkekler, metroya iniş binişte henüz medeniyete ulaşamamış insanlar (buna bizim millet de dahil) garip işleyen bir trafik sistemi (aynı anda hem yayaya hem araca geçiş izni veren ışıklar mesela) her tarafta  bisikletler, mobiletler ve  vespalar... Ama en önemlisi hiç unutamayacağım nefis ve ucuz yemekler...    

Dün akşam üzeri tam hava kararmaya başlarken Bond’a gittim. The Bond tüm iş merkezlerini görebileceğiniz nehrin kenarına deniliyor. Oraya vardığınızda şu söz ettiğim Pudong Bölgesinin binalarını, ışıklarını yakmış bir halde tüm  ihtişamıyla karşınızda bulabilirsiniz. Görülmesi hoş bir manzara gerçekten. 




Bu akşam ayrılıyorum artık. Eve dönüşe yavaş yavaş saatler kaldı. Şu an yine Fransız Bistro’da bir yandan kahvaltı yaparken bir yandan yazıyorum. Bu şehirde gördüğüm kadar Fransızı sanırım Paris’e gitsem göremem. Sanki tüm Fransa kopmuş buraya gelmiş. Fransız Bölgesinde zaten Çinliler turist gibi. Ancak adamların hakkını vermek lazım. Bölge bu şehirdeki en muhteşem bölge. Her taraf inanılmaz cazip binalar, cafeler, barlar, restaurantlar ve minik dükkanlarla dolu. Minik dar sokaklar size Çin’de değilde başka bir şehirdeymişsiniz hissi veriyor.  Dün akşam yemeğe yine o bölgeye gittik. Bu sefer Sushi yiyelim dedik. Geldiğimden beri deneme fırsatını her yerde bulamayacağım tüm mutfakları denedim. Çin’in Yunnan Bölgesi, Hunan Bölgesi, Tai Mutfağı, Pekin Mutfağı derken bir de Japon mutfağını da atlamayalım dedim. Türkiye’de de bilirsiniz, mutfaklar bölgelere göre değişir. Karadeniz yemekleiri, Ege yemekleri vs deriz. Hatta Antep mutfağı, Urfa , Adana Kebabı vs diye saydırırız.  Çin’de de durum  böyle.  Çin’in bölgelerine göre yemekler farklılık gösteriyor.  Ben en çok Yunnan Bölgesini beğendim...

Şimdi gelelim Sushi’ye. Ağlayacaktım üzüntümden. Dün akşam benim yediğim kadar Sushi’yi İstanbul’da biri yese küçük bir servet ödeyebilirdi. Tek başıma epey ciddi performans gösterebiliyorum yemek yerken. Benim dikkate alınması gereken bir potansiyelim var bu konuda. On Kaplan gücünde yiyebiliyorum anlayacağınız. Şükürler olsun o kadar yemeğe henüz ciddi bir kilo problemi yaşamıyorum onu da belki sürekli hareket halinde olmama borçlu olabilirim. Ancak arkadaşlar, kesinlikle dün benim yediğim Sushi’ler birinin cüzdanında ufak şiddetli bir sarsınrıya sebep olabilirdi. Eğer İstanbul’da olsaydım!!!  Üzüntüm bu yüzden...  Bütün o 3 kuruşa mal olan yemekleri bırakıp gidecek olmam bana en fazla üzüntü veren şey... Yedim, içtim, içkisini de çayını da bırakmadım hepsini de ısmarladım ve ödediğim alt tarafı 30 TL. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Japon Ashati birası nefismiş. Bazı şeylerin hala Türkiye’de olmaması ne yazık. :(

Yolculuğun sonralarına doğru sanırım herkesin yapacağını yapıyorum ve geçen son 10 günü gözümün önünde canlandırıyorum. Sonra en çok ne beğendim diye kendime soruyorum. Bu şehri tam ayrılmak üzereyken ezberledim. Ve şunu da bir kez daha ispat etmiş oldum ki, her şehir ilk gidildiğinde herkese yabancı gelir. Ancak o yabancılık en fazla 2-3 gün sürer. 3. günden sonra hiç bir şehir size artık yabancı değildir. Bana da olan bu. İlk anda itiraf edeyim kocaman binalarının beni korkuttuğu ve insan burada kaybolur diye düşündüğüm şehir artık her yerini avucumun içi gibi bildiğim bir yer haline geldi. Özellikle dün bütün gün sokaklarda  dolaştım,  şehrin bir ucundan diğer bir ucuna gittim. İlk anda nasıl olacak bu iş deyip ürktüğüm her şey çocuk oyuncağı gibi geldi. Metro,otobüs, taksi, yürüyerek yol bulma, geçtiğiniz sokakları artık tanımanız, yanından geçtiğiniz her yerin aşina gelmesi, sanki uzun zamandan beri burada yaşıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılmanız sadece an meselesi aslında. Bu şehir gerçekten değişik. Hem Batılı hem Doğulu izler taşıyor. Yabancı nüfusun fazlalılığı elbette buna etken. Ancak yüksek binalar, katlarını sayamayacağınız kadar büyük gökdelenler sanki Shanghai’da değilde Manhattan’da olduğunuz hissini veriyor. (Ettiğim lafa bak! Manhattanmış! Sanki gidip gelmişim de çok biliyorum! Neyse canım, filmlerden gördüğüm kadarıyla diyorum. Zaten kim Manhattan’a gitmek ister ki? Yüzlerce film sayesinde gitmiş, görmüş kadar olduk!)

Ben de cahil cahil hala Vietnam savaşı sırasındaki Shanghai’yı görmeyi umuyorum. Bazen şu hayal gücüme ben bile şaşırıyorum doğrusu. Elbette biliyorum günümüzde öyle bir yer olmayacağını ama yine de ümit ediyorum o havayı soluyacağım diye. Mesela Beijing’i görebilseniz hala o Çinli izler ve Çinli ruhu çok net şekilde görülebilmekte, Shanghai ise artık bir Ticaret Merkezi. Globalleşmiş ve buraya artık Çin şehri değil de, dünya şehri diyebiliriz.  Ancak biri bana bu şehirde kal, buarada çalış, burada yaşa dese??? Kabul eder miyim??? Sanırım cevap: evet olurdu...  Böyle de bir şehir burası. Yaşamak burada çok güzel olurdu. Çünkü size yapmak istediğiniz her şey için imkan verebiliyor. Aklınıza ne gelirse yapabiliyorsunuz. Eğitim, iş, gezmek, tozmak, yeni beceriler edinmek, farklı yerler görmek... 

Burada ki yabancıların hepsi kendi ülkelerinde sahip olmadıkları bir çok imkana sahip. Burada daha çok sosyaller. Ve aslında en güzeli, buradaki yabancılar farklı milliyet olarak kimseyi ayırmadan herkesi bir kulvarda tutabiliyorlar. Amerikalısı, İngilizi, Norveçlisi, Fransızı, Hintlisi hepsi arkadaş. Hem de yakın arkadaş. Birlikte planlar yapıp, birlikte kulüplere katılıyorlar. Tatillere beraber çıkıyorlar. Herkesin mutlaka, mobilet ya da bisikleti var. İşe bisikletle gidip geliyorlar. Hepsi ama hepsi mutlaka koşuyor, koşu gruplarına katılıyor.  Sosyal yaşam gerçekten çok renkli. İş hyayatı da o derece ciddii ve hiç bir şey birbirine karışmıyor.

Ama en ilginç şeyi yazıyorum şimdi. İlk defa gittiğim bir yerde aradan 12 gün geçmesine rağmen havaalanından sonra hiç bir Türkle karşılaşmamış olmam! Nasıl ama? Şaşırtıcı değil mi? Bir tanesiyle bile denk gelmedim.  Havaalanından sonra ne yaptılar bunları, toplayıp başka yere mi götürdüler diye şüpheye düşmedim değil. Çünkü sonuçta kocaman bir şehir değil, bir şekilde tüm gün sokaklarda dolaştım,  bir şekilde denk gelmem gerekirdi ancak olmadı! What an awsome it was!!!            

Şimdiden kara kara dönüş yolculuğunu düşünüyorum. O uçakta saatlerce zamanın geçmesini beklemek bana ikinci şubede işkence düşüncesi gibi geliyor. Oyalanmak için aklınıza gelen her şeyi yapıyorsunuz, saate bir bakıyorsunuz,  daha çoooookkk uzun yol var gidecek. Geçmiyor da geçmiyor. Bu sabah çok erken uyandım, akşama kadarda sokaklarda dolaşacağım eğer çok yorarsam kendimi belki (yani tüm kalbimle ümit ediyorum ki)  uyurum uçuşta.


Sanırım bir sonraki yazıyı uçakta yazarım, hatta ilk yazımın düzenlemesini yaptıktan sonra dönüşteki ilk yayını da uçakta yaparım. Vay canına, teknoloji ne hale geldi! Artık havada bile internete bağlanıp işimizi gücümüzü yapabiliyoruz. Pehhh!!!

18 Ekim 2013 Cuma

Çin Günlüğü VI (Ve Shanghai)

Ve nihayet Shanghai’ya varabildim. Akşam 19.30 gibi Pudong Uluslararası Havalimanına indim. Sarah’dan tembihli olarak City Bus tabelalalarını takip ederek 2 numaralı otobüse bindim. 

Jing An Temple durağı tek ve son durak... Bu otobüs Şehir Merkezine varıyor ve ortalama 45 daika yolculuk sürüyor. 20.30 civarı otobüsten indiğimde Sarah beni bekliyordu. 3 yıldır görüşmemiştik ve otobüs durağında minik bir kavuşma sahnesi çevrilmiş oldu. :)

Sarah da bu sabah İngiltereden gelip doğrudan işe gittiği için akşam iş çıkışı ancak bavulunu eve atabilmiş. Shanghai’da kalacak yer konusunda endişe etmemiştim çünkü Sarah’ın bir stüdyo dairesi var ve beraber kalacağız diye anlaştık. Ancak dün akşam eve gidince bu şehirdeki yaşanacak yerlerin ne kadar muazzaaaammm geniş!!!! olduklarını gördüm. Elbette  şaka yapıyorum!  Hap kadar evler... Stüdyo daire denilen şey asma kat mantığı ile oturma odası olarak kullandığınız alanın üstüne yatağın konacağı bir yer yapılmış. Anlayacağınız aslında yatağınızın altında oturuyorsunuz ve tavanınız yatağınızın altı. (ranza gibi düşünün) Ortada da yaşamak için birine lazım olabilecek her türlü şey konmuş, tıpkı İKEA evleri gibi 5 metrekare alana sığdırılmış. Yeni gelen ve henüz açılmamış valizlerle etrafta adım atmaya yer yok. Kaldı ki ben ve valizim henüz içeri girmedik bile. Ortalık toparlanana kadar otelde kalmam konusunda anlaştık. Ve Sarah’ın kaldığı gökdelenin tam karşısında (arada sadece 50 metre bir yol var) bulunan gökdelen otelde kalmama karar verdik. 3 gece Hanting Hotel’de kalacağım. Ancak dürüst olmak gerekirse,  o klostrofobik alanı düşününce  dönene kadar şu anki yerimde kalsam mı diye de düşünmüyor değilim. 3 gece için 250 TL ödüyorum. Şu anki kaldığım lükse bakılırsa aynı standarttaki bir otel hem de şehrin merkezinde genelde yabancıların yaşadığı resindence’ların arasında, ki şu an benim kaldığım binada da epey yabancı var, İstanbul’da aynı sandartda dünya kadar para ödeyebilirdim. Kısaca İstanbul'un Nişantaşı kalitesinde ancak Maslak’ta ki tüm gökdelenlerin bir araya getirilmiş şekliyle bir bölgede kalıyorum. Jing An denilen bu bölge çok merkezi ve Restaurant, Cafe, Bar ve alışveriş mağazaları çok kaliteli. 






Odamdaki pencereden görünen manzara budur.




Sabah karnım acıktığı için uyandım. Ki hala Türkiye saatinden kurtulamadım. Saat 6’da kalktım. Uykusuzluktan sürünüyordum ancak burada çoktan 11.00 olmuştu bile. Büyük bir kızgınlıkla hemen duşa girdim. Kendime gelmemin başka yolu yok. Çabucak üstümü giyinip kendimi sokaklara attım. Sarah çalıştığı için o işe gitti. Evlerimiz aynı sokakta (Kangding Road ki biz buna Çince kangding lu diyoruz :) ) karşılıklı, dediğim gibi. Evin anahtarı ve ihtiyacım olan her şey elimin altında. Çift anahtar yaşıyorum. Kaldığımız binaların altında cafe ve restaurant’lar mevcut.  

Hemen komşu muhabbetine girmeyeyim diye öncelikle etrafı keşfetmek ve kafama göre bir yere girip kahvaltı yapmak istiyorum. Dolayısıyla elimde harita önüme çıkan ilk sokağa girdim. 3 saatlik yürüyüşün ardından bitap halde geri dönebildim. Biraz uğraştırdı ancak neyseki sokak tabelalarında Çince ile beraber Latin alfabesi de kullanıyorlar. Yoksa yolunuzu bulmak mümkün değil. 




Dükkanlarda çalışanlar çok şaşırttı beni çünkü ertafta (özellikle Shanghai’da) epey yabancı olmasına rağmen henüz doğru düzgün ingilizce konuşan kimse yok. 3 saatlik yürüyüş esnasında en az 10 kişiyle konuştum maalesef tek ingilizce bilene rastlamadım. Farkettiğim şey yabancılar Çince konuşuyor. Bu arada yorum yapmadan geçemeyeceğim. Bir Çinlinin İngilizce konuşması ne kadar iticiyse bir yabancının Çince konuşması o derece çekici. İnanılmaz ve kararlı şekilde bu dili öğrenmeye karar verdim. Özellikle Çince konuşan Batılı erkeklere karşı garip bir çekim duymaya başladım. Bi erkek Çince konuşurken nasıl böyle hoş olabilir ki? sorusu kafamda fazlasıyla tekrarlanıyor.

Dün akşam internetle ilgili bir sorun çıktığı için bir kaç defa resepsiyona inmek zorunda kaldım. Sanırım bir müşteri idi, Çinli bir adam 1 saatten fazla telefonda konuştu. 2 defa indim çıktım (ki 22. kattayım ve asansör çok yavaş çalışıyor) adam hala telefondaydı. İngilizce konuşuyordu ve o sesi duydukça elindeki telefonu alıp yedirmek istedim bir an. Kendime hakim olmasam “Rica edeceğim, lütfen bir sus, kapat şu telefonu kendi diline dön” diyeceğim ama “Kızım uslu ol” diyerek kendime telkinde bulundum.

Bu şehir Beijing’ten çok ama çok farklı. Sanırım Beijing’te hala bir Çinli ruhu var ancak Shanghai ülkenin en büyük ticaret liman kenti olduğu için daha çok iş havasında bir şehir. Bankalar, Ticari firmalar, Büyük firmaların Uzakdoğu Merkezleri vs. bu şehirde. E tabii bu da bu şehirdeki o hissetmek istediğiniz Çinli ruhunu biraz bertaraf ediyor. Sokaklarda yürürken kafanızı nereye çevirseniz kocaman binalar var önünüzde. Sanki açık cezaevindesiniz ve parmaklıklarınız da gökdelenler gibi hissediyorsunuz. Yani en azından ben öyle hissettim.







Şehrin ortasından Huangpu Nehri geçiyor. Aslında Yangtze Nehri’nin(Chang Jiang)bir kolu. Doğu Çin Denizinden çıkış yapıyor ve Dianshan Gölüne kadar ince bir çok kola ayrılarak şehirden U şeklinde geçiyor.  Yangzte Nehri tıpkı bizim İstanbul Boğazı gibi Shanghai ve Nantong’u ayırıyor. E tabi bir şehri ikiye bölmüyor da 2 şehri birbirinden ayırıyor. Shanghai 2 alana bölünmüş durumda. Huangpu Nehri’nin Batısı Puxi, Doğusu ise Pudong olarak geçiyor. Puxi daha çok alışveriş merkezlerinin, restaurant ve barların, gece kulüplerinin olduğu bir bölge. Pudong ise ticaret ve finans merkezleri bölgesi.

Tıpkı İstanbul’daki boğaz gibi insanlar Shanghai’da karşıya geçmek için Huangpu Nehri’nde feribot kullanıyorlar. Ancak herkesin de bildiği gibi insanlar yoğun olarak bisiklet ve mobilet kullanıyorlar. Mesela Sarah evden bisikletle çıkıyor, feribotla karşıya geçiyor, işe yine bisikletle gidiyor. Keşke İstanbul’da da  bu kadar yoğun şekilde bisiklet ve mobilet kullanabilsek. Hemen bir Vespa alasım geldi. Minnacık hatunların çoğunun altında Vespa’ları var ve çok rahat yolculuk ediyorlar. Hepsinin sepeti mutlaka var. Alışverişte taşıma sorunu yaşamıyorlar.

Yalnız ummadığım kadar internet sorunu yaşıyorum burada. Her şey garipsenecek bir kontrol içinde. Blog’uma hala giriş yapamadığım için maalesef tüm yazdıklarımı ancak döndükten sonra yayınlayabileceğim. Keşke imkan olsaydı birebir size her şeyi aktarabilseydim.  Sansür baş ağrısı yapacak kadar var burada.

Şimdi benim bebeği alıp (ben Netbook’uma ufak olduğu için bebek diyorum :) )aşağıya cafe’ye ineceğim ve bir yandan kahvemi çayımı içerken bir yandan yazmaya ve okumaya devam edeceğim.

Elimde takos kalınlığında bir kitap var. (Üzerinde Lonely Planet China yazıyor. Lucy bana görülecek yerler hakkındaki bilgileri verirken sürekli Lonely Planet’ininde de yazacagı gibi deyip durdu, ben de bunun ne demek olduğunu çıkarmaya çalışıyordum günlerdir. Meğer bilgilendirirci kitabın adıymış)  Çin hakkında olabildiği kadar bilgi edinmeye çalışıyorum. Size ince gibi görünebilir. Ama 1050 sayfalık bir Çin kütüphanesi. Gerçi ben sadece 2 şehri görebildiğim için daha çok onlar hakkındaki bilgileri okuyacağım.  Ancak itiraf etmeliyim ki; ilk parayı vurduğum anda bu ülkeye tekrar geleceğim. Henüz ülkenin ortasındaki şehirleri görmedim ve sanırım daha kırsal kesimler çok daha ilginç görünecektir. Belki sürekli tekrarlıyoum ama gerçekten bu ülke bambaşkaymış. Uzakdoğu’nun cazibesi insanı çok etkiliyor ve rahatsız olduğunuz şeyler olsa bile yine de sizi kendisine bağlıyor. (Rahatsız olduğum tek şey koku! Kokular beni bayıltacak ama yapacak bir şey yok.) Her yerin kendine has bir özelliği var elbette ama buranın tamamen farklı bir havası var.

Aklıma gelmişken buralara gelmek isteyenler bence olabildiği kadar turlardan uzak durup şehrin gerçeğine girsinler. Kaybolmaktan korkmayın, ne kadar kaybolursanız o kadar çok yer öğreniyorsunuz. Elinizde bir harita varsa ne olursa olsun zaten kaybolmazsınız. E birde kaldığınız yerin minik bir kartını yanınıza alın, en kötü ihtimalle bir taksiye biner gitmek istediğiniz yeri gösterirsiniz.

Aşağı iniyorum şimdi. Biraz da dışarıda takılayım. Aklıma gelenleri ve gördüklerimi yazmaya devam ederim yine.

Yıldım artık... Gerçekten yıldım... Geldiğimden beri bir Allah’ın kuluna dert anlatamıyorum ya, şu gökdelenlerden birinin tepesine çıkasım var. Menü’den gözlerine soka soka gösteriyorum. Bir sütlü çay içeceğim alt tarafı. Getirdikleri, şekerden bayılmış  sıcak çikolata tadında bir şey. Hasret kaldım adam gibi bir şey içmeye.
Gelmeden önce bir kaç arkadaşla seyahaterde nasıl davranılırı konuşuyorduk. Gittiğin ülkeye uy, madem o kadar yol kattettin kahvaltı için zeytin peynir arama, Türk yemeği yemeyi düşünme, bulunduğun yerin mutfağına uy diye bir konuşma yapmıştık. Ve evet,  itiraf ediyorum böyle davrananları da aşağılamıştık. Ama arkadaşlar durum öyle olmuyor işte... Vücudunuzun da istediği bir şey var. Sabah kalkar kalkmaz insan şekerli birşey yemek istemez. Yani en azından alışık olmayan vücut istemez. Sabah kahvaltısında noddle yemek kimin aklına gelir ki? Tek istediğim ağzıma atabilmek için bir parça ekmeğe benzer bir şey. Ne peynir, ne zeytin gibi arayışım yok, elimden geldiğince bulunduğum yerdeki mutfağa uymaya çalışıyorum. Ama elinize aldığınız her hamurlu şeyin içinde de garip bir tat çıkınca olmuyor işte. Şu an önüme çay diye getirip koydukları şeyi içmeye çalışıyorum ama yüzüm binbir şekle giriyor. Biliyorum... Çünkü engel olamıyorum.  Keşke normal bir Çay Evi’ne gitseydim, orada getirdikleri ginseng türü çaylar bir yere kadar eyvallah iyi geliyor. Ama şu içtiğim şeyin hala ne olduğunu çıkaramadım. Çay tadı da var, kahve tadı da, çikolata tadı da.

Şu an Sam’i andım. Yemin ediyorum, benden utanırdı şu an. Ki biz ne yersek yiyelim tadına bakarak içinde ne olduğunu ve nasıl pişirilmiş olduğunu tahmin eden ve de bilen insanlarız. Ancak şu an fiyaskoyu yaşıyoum. Buraya geldğimden beri hiç bir şeyi çıkaramıyorum, anlayamıyorum. Anlamadığım, çıkaramadığım bir çok şey yiyorum ve fazla sorgulamamaya çalışıyorum. Dün mesela bunların iç hatlarıyla uçtum. China Werstern Airlines. Uçakta verdikleri ve yediğim şeyin hala ne olduğunu bilmiyorum. Tek iç rahatlatıcı şey, tadı fena değildi. Zaten her şeyi sorgulamaya kalksam aç kalırım, ki ben acıkınca sinirli biri oluyorum. Şurda 10 günlük tatilimin içine edip, gerilecek değilim. “Ye ve unut!” politikası uyguluyorum. Maşallah gelmeden önce de sanki kendimi azığa almış gibi öyle çok yiyip kilo almışım ki, popo falan hiiiiççç küçülmedi. O yüzden hiç dert etmiyoum.


Yalnız adam gibi bir sütlü çay olaydı, iyiydi... :(

4 Ekim 2013 Cuma

Çin Günlüğü - II (Bulutların Üstünde)

Teknoloji yaman şey... Bir zamanlar deve üstünde gidilen yollar aşıldı, bitti, uçak denilen bir taşıt çıktı, günler, aylar süren yolculuklar saatlere düştü. Hadi buna da alıştı insanlar sonra teknoloji çağına girdik, her geçen gün çıkan yeniliklere ayak uydurmaya çalıştık ve hala çalışıyoruz. Hatta bazen yetişemiyoruz o yeniliklere, kendimizi hiç bir şey görüp yaşamamış cahillere benzetiyoruz.   

Neden böyle uzattıkça uzatıyorum konuyu sizce?

Çünkü şu an bunları uçaktan yazıyorum. Evet yanlış okumuyorsunuz, şu an bu satırları uçakta yazıyorum ve uçakta yayınlıyorum. Kıtalar arası uçuşlarda (buna uzun mesafe uçuşu da deniliyor) siz havadayken internet bağlantınız var. Uydudan wi-fi bağlantısı veriyorlar yolculara. Dolayısıyla benim gibi internete ihtiyacınız varsa çok rahatlıkla işlerinizi hallediyorsunuz. 10 saatten fazla süren bu uçuşta ister istemez net'e ihtiyacınız oluyor elbette. Buraya yazacaksam tabii, yoksa iş dışında kimsenin net'e ihtiyacı olmaz uçakta.:) Sizi oyalamak için yeterince malzeme koymuşlar ekranlara.  

Dün gece bu uzun uçuşta nasıl zaman geçireceğim diye düşünüp dertleniyordum. Gerçi şu ana kadar sadece 2 saati geçirebildim ama sanırım düşündüğümden daha iyi geçiştirebileceğim. Kızlarla dün gece konuşurken, biri "Film seyredersin." demişti. Ben de "Kaç tane film olacak ki? Ayrıca ben kesin hepsini seyretmişimdir, geçmez o zaman," diye hayıflanıyordum. Ama ön yargılı davranmışım doğrusu. Henüz tüm bölümlere bakmadım ancak sadece Aksiyon filmlerinde 45 adet var. E bir de bunların Romantiği, Komedisi, Draması vs diye epey de bölüm var, artık siz düşünün ortalama sayıyı

Uzun mesafe uçuşları diğer uçuşlardan farklı kılan minik ayrıntılarından söz edeyim size. Öncelikle uçağa bindiğinizde yastık battaniye isteme gibi bir sıkıntıya siz girmiyorsunuz. Geldiğinizde koltuğunuzda paketlenmiş halde yastık, battaniye ve terlik bulunmakta. Evet yanlış okumadınız.Bildiğimiz terlik de var. Sürekli oturmaktan bir süre sonra ayaklarınız şişeceğinden baştan pabuçlarınızı çıkarıp terliklerinizi giyiniyorsunuz. Sonrasına yine paketli, çok şık metal bir kutuda diş fırçanız, diş macununuz, uyuma maskeniz ve kulaç tıkaçlarınızın bulunduğu bir servis veriyorlar. Maskeyi alan çoğu kişi gözlerini kapatıp kafayı vurdu anında. 

Kahvaltı servisini biraz evvel yaptılar. Kahvaltısını eden tekrar uykuya geri döndü. Bense yazmaya devam ediyorum. Öğleden sonra bir servis daha olacak ve işte o zaman kendimi alkole vurup uyumayı düşünüyorum.

Asıl önemlisini unuttum. Koltuklarımızın önündeki ekranları kontrol edebilmek için herkesin kendine ait uzaktan kumandası ve kulaklıkları var. Dolayısıyla dokunmatik ekranlara basıp basıp başarısız olabilme gibi bir durum söz konusu değil. (Ben genelde dokunmatik ekranlarla sorun yaşarım da bu kumanda meselesi beni en çok rahatlatan şey oldu.)

Tek başıma bu kadar uzun yola çıktığımı okuyanlar biliyor. Ancak gördüğüm kadarıyla bu biraz ütopik geliyor insanlara. Bu sabaha kadar zaten yeteri kadar kişi "Hadi ya!" demişti ama en büyük şaşkınlığı sabah alana gelmek için bindiğim taksinin şoförü gösterdi.Nereye gittiğimi öğrendikten sonra ısrarla, "Ama iş içindir herhalde" dedi. Benden "Hayır" yanıtını alınca "o zaman turla falan gidiyorsunuzdur" dedi. Yine "Hayır" yanıtını alınca, "Nasıl yani? Ne cesaret!" dedi. Onun tarafından bakınca, ben de çoğu zaman aynı nidaları tekrarlıyorum gerçi, öte yandan enteresan zaman geçireceğim diye düşünüy0rum. 

Şu ana kadar hiç heyecanlanmadım, ancak şimdi nedendir bilinmez,  yavaş yavaş kendimi, Vietnam Savaşını anlatan Amerikan filmlerinde Shanghai sokaklarındaki bir görüntüde hayal etmeye başladım. 

Sanırım şimdi hazırım o kaosa kendimi bırakmaya.








Çin Günlüğü - I


Bu gece sabaha karşı Çin'e gidiyorum... Uzun zamandan beri yapmak istediğim programı nihayet hayata geçirdim. Gönül isterdi ama zengin değilim... Ay sonunu zor bela getiren tayfadanım. Eh, doğal olarak arkadaşlarım da aynı gruptan. Derler ya "Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim."


Bir şeyler yapmak için illa paramın olmasını beklersem, aslında hepimiz beklersek, sanırım ömrümüzün sonuna kadar hiç bir şey yapamayız. İşte böyle 3 kuruşu bir araya getirip, asgari limitlerde yaşayarak, yaptığımız minicik birikimlerle arada hayallerimizi gerçekleştiriyoruz.

Şunu itiraf etmek istiyorum; Para biriktiremedim ama arkadaş biriktirmişim! :)

Ne mutlu bana.

Bu seyahati yapmak için arkadaşlarımdan aldığım destek paha biçilemez. Tüm planlarımı gerçekleştirebilmek için o kadar çok yardım aldım ki!  

Yardımcı olmaya çalışan bütün arkadaşlarım da aynı zorlayıcı maddi şartlarda yaşıyorlar. Ancak gönüller büyük olunca kesenin ufaklığı önem taşımıyormuş. Hepsine nasıl teşekkür etsem bilemiyorum. Artık ufak tefek, yarım elma gönül alma hediyeler alacağım elbette ama onlara tekrarladığım geyiği burada da yazıyorum. "Bu ne ya? Çin malı bu!" derler mi? :)

Tüm seyahatim boyunca, gördüklerimi, yaşadıklarımı, yediklerimi, içtiklerimi, gezdiğim yerleri bir günlük halinde buraya yazmaya karar verdim. Ne düşüneceğim, ne yapacağım bilmiyorum. İlk defa bu kadar uzak bir yerde tek başıma kalacağım. İlk dört gün Pekin'de (Beijing demek daha çok hoşuma gidiyor aslında) tek başıma dolaşacağım. Sonrasında Şangay'a (Shanghai demek daha çok hoşuma gidiyor aslında :) ) geçeceğim. Shanghai bacağı hiç endişelendirmiyor beni. Orada tanıdığım, bildiğim birileri olacak.  Ama Beijing bacağı açıkçası biraz endişe verice geliyor. Milyarlarca nüfuslu bir şehirde, tek başıma olacağım düşüncesi minicik de olsa biraz gerginlik yaratıyor ama başa çıkabileceğime inanıyorum. 

Sanırım evimi özleyeceğim. Evimden uzun süre ayrı kalmayı hiç bir zaman sevmedim. Ama böyle bir gezi benim için inanılmaz bir fırsat. Ömrümün sonuna kadar bir daha böyle bir fırsat elime geçmeyebilir. Uzun süreden beri kendimi de çok iyi hazırladığımdan evime olan bağlılığımı bir süre rafa kaldırmak zorunda kalacağım.  

3 akşamdır apartmanın kızları yine bir aradayız. Kaç günden beri devam eden soğuklar herkesin malumu. Bu tarihte bu kadar soğuk olur mu ama? Daha şimdiden doğal gaz kullanmaya başlarsak kışı nasıl geçireceğiz? Cimriliğimiz tuttu. Açmadık merkezi ısıtmayı. Hepimiz Polar battaniyelere sarınarak, koltukta dip dibe oturup birbirimizi ısıtmaya çalışarak zaman geçiriyoruz. Sonra yatma vakti geliyor, herkes poposu donarak evlerine dağılıyor. 

Dün akşam kankam sürpriz yaptı yine. Gelmeyeceğini söylemişti ama geç vakit kapı çaldı, kızlarla battaniyelerin altından zor çıkıp camdan baktık, hatun aşağıda sırıtıyor bize. Uzun yola gideceğim ya, bana veda etmeden, beni görmeden olmaz! Özleyeceğim arkadaşımı :( Günde yirmibin posta konuşmadan, yazışmadan duramıyoruz. 15 gün boyunca aklıma estiği anda ona ulaşamayacağımı bilmek beni geriyor. Ya birisiyle canım çok konuşmak isterse? Ya bir şeyi o an çok paylaşmak istersem? Ya bir şeye çok güldüysem ve hemen ona anlatamazsam? Bu ya?'lar listesini istesem çok uzatırım da, hadi neyse sizi bezdirmeyeyim. 


Bakalım benim gözümden Çin'i beğenecek misiniz?