Günün Sözü

Umut her daim vardır...
fransız bölgesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fransız bölgesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2013 Pazar

Çin Günlüğü XI (Same all, Same all)

Tatilden döndükten sonra ciddi şekilde bir tatile ihtiyacım var. Geçen son 12 günün hızına yetişemiyorum. Arada yavaşlattığım zamanlar da oldu elbette. Fakat iyi bir dinlenmeye ihtiyacım olduğu konusunda vücudum sinyaller veriyor. Mesela evime döndüğümde yapacağım ilk şeylerden biri, şöyle ılık suya tuzu doldurup,  ayaklarımı en az 1 saat kadar dinlendireceğim. Shanghai yürümekle bitmez diyen biri varsa çıksın karşıma aksini ispat edebilirim. Ayaklarımda ki izleri de delil olarak sunabilirim. Elbette en azından!  yarısını yürüyerek bitirdim. Pudong Bölgesinde fazla dolaşmadım doğrusu. Same all, same all durumu... Kocaman kocamn binaların diplerine varmadan karşıdan görmem de sayılır herhalde. Daha önce de söylediğim gibi şehrin o yakası tamamen iş ve finans kurumlarının  merkezleriyle dolu ve zaten hayatımın büyük zamanı öyle bir yerde geçerken tatilde de eksik kalıversin istedim.

Bu Çin bizim bildiğimiz Çin değil söyleyeyim size.  Ne kadar kung fu filmi seyredip etkisinde kalmışız. (Ya da ben kalmışım!) Dövüş sanatlarına ilişkin hiç bir şey yok ortada. Hatta satın almak isteseniz kıyafetleri bile yok... Gelmeden önce bir kaç tane sipariş verilmişti. Hazır Çin’e geliyorum, e olayın merkezi orası deyip Aikido için Hakama siparişi verildi almam için. Ancak aramadığım bakmadığım yer kalmadı ve maalesef bulamadım. (Belki de Çine özgü değil de Japonlara özgü bir şey olduğu içindir ancak uzakdoğu uzakdoğu işte, yine de olmasını umuyor insan)  Burada her türlü sportif malzemeyi bulabileceğiniz büyük bir mağaza var. Aslında her bölgede birer tane varmış. Dün sabah kalktım, haritadan adresi buldum, metroya bindim elimle koymuş gibi buldum. Kocamaaaannnn hangar gibi bir yer. Hakama ve kendime de almak istediğim karate giysisinin dışında her şeyi aldım fakat istediklerimi bulamadım. Sorduğumda verilen cevap şu: ”Böyle şeyler almak isteyen insanlar çok yok, satamadığımız için getirtmiyoruz!”  Buyrun buradan yakın. Çinlilerin bile suyu çıktı. Kung fu falan yapan yok artık burada. Biz hala filmleri seyredip herkesin öyle şeyler yaptığını ya da bildiğini sanalım külliyen yalan! Bizim ata sporu güreş nasıl ki yok olmak üzere bunların da dövüş sanatlarına olan bağlılığı çoktan tarihin tozlu sayfalarında yerini almış bile. 

Artık Çin deyince aklıma ilk gelen şeyler, adım başı tapınak (Shanghai’da çoğu kocaman modern binaların arasında sıkışıp kalmış) ve kocaman binalar olacak. Hee birde ulu orta kimseye aldırmadan yola, oraya buraya tüküren erkekler, anime karakteri gibi kızlar, Çinli kız hastası olan Batılı erkekler, metroya iniş binişte henüz medeniyete ulaşamamış insanlar (buna bizim millet de dahil) garip işleyen bir trafik sistemi (aynı anda hem yayaya hem araca geçiş izni veren ışıklar mesela) her tarafta  bisikletler, mobiletler ve  vespalar... Ama en önemlisi hiç unutamayacağım nefis ve ucuz yemekler...    

Dün akşam üzeri tam hava kararmaya başlarken Bond’a gittim. The Bond tüm iş merkezlerini görebileceğiniz nehrin kenarına deniliyor. Oraya vardığınızda şu söz ettiğim Pudong Bölgesinin binalarını, ışıklarını yakmış bir halde tüm  ihtişamıyla karşınızda bulabilirsiniz. Görülmesi hoş bir manzara gerçekten. 




Bu akşam ayrılıyorum artık. Eve dönüşe yavaş yavaş saatler kaldı. Şu an yine Fransız Bistro’da bir yandan kahvaltı yaparken bir yandan yazıyorum. Bu şehirde gördüğüm kadar Fransızı sanırım Paris’e gitsem göremem. Sanki tüm Fransa kopmuş buraya gelmiş. Fransız Bölgesinde zaten Çinliler turist gibi. Ancak adamların hakkını vermek lazım. Bölge bu şehirdeki en muhteşem bölge. Her taraf inanılmaz cazip binalar, cafeler, barlar, restaurantlar ve minik dükkanlarla dolu. Minik dar sokaklar size Çin’de değilde başka bir şehirdeymişsiniz hissi veriyor.  Dün akşam yemeğe yine o bölgeye gittik. Bu sefer Sushi yiyelim dedik. Geldiğimden beri deneme fırsatını her yerde bulamayacağım tüm mutfakları denedim. Çin’in Yunnan Bölgesi, Hunan Bölgesi, Tai Mutfağı, Pekin Mutfağı derken bir de Japon mutfağını da atlamayalım dedim. Türkiye’de de bilirsiniz, mutfaklar bölgelere göre değişir. Karadeniz yemekleiri, Ege yemekleri vs deriz. Hatta Antep mutfağı, Urfa , Adana Kebabı vs diye saydırırız.  Çin’de de durum  böyle.  Çin’in bölgelerine göre yemekler farklılık gösteriyor.  Ben en çok Yunnan Bölgesini beğendim...

Şimdi gelelim Sushi’ye. Ağlayacaktım üzüntümden. Dün akşam benim yediğim kadar Sushi’yi İstanbul’da biri yese küçük bir servet ödeyebilirdi. Tek başıma epey ciddi performans gösterebiliyorum yemek yerken. Benim dikkate alınması gereken bir potansiyelim var bu konuda. On Kaplan gücünde yiyebiliyorum anlayacağınız. Şükürler olsun o kadar yemeğe henüz ciddi bir kilo problemi yaşamıyorum onu da belki sürekli hareket halinde olmama borçlu olabilirim. Ancak arkadaşlar, kesinlikle dün benim yediğim Sushi’ler birinin cüzdanında ufak şiddetli bir sarsınrıya sebep olabilirdi. Eğer İstanbul’da olsaydım!!!  Üzüntüm bu yüzden...  Bütün o 3 kuruşa mal olan yemekleri bırakıp gidecek olmam bana en fazla üzüntü veren şey... Yedim, içtim, içkisini de çayını da bırakmadım hepsini de ısmarladım ve ödediğim alt tarafı 30 TL. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Japon Ashati birası nefismiş. Bazı şeylerin hala Türkiye’de olmaması ne yazık. :(

Yolculuğun sonralarına doğru sanırım herkesin yapacağını yapıyorum ve geçen son 10 günü gözümün önünde canlandırıyorum. Sonra en çok ne beğendim diye kendime soruyorum. Bu şehri tam ayrılmak üzereyken ezberledim. Ve şunu da bir kez daha ispat etmiş oldum ki, her şehir ilk gidildiğinde herkese yabancı gelir. Ancak o yabancılık en fazla 2-3 gün sürer. 3. günden sonra hiç bir şehir size artık yabancı değildir. Bana da olan bu. İlk anda itiraf edeyim kocaman binalarının beni korkuttuğu ve insan burada kaybolur diye düşündüğüm şehir artık her yerini avucumun içi gibi bildiğim bir yer haline geldi. Özellikle dün bütün gün sokaklarda  dolaştım,  şehrin bir ucundan diğer bir ucuna gittim. İlk anda nasıl olacak bu iş deyip ürktüğüm her şey çocuk oyuncağı gibi geldi. Metro,otobüs, taksi, yürüyerek yol bulma, geçtiğiniz sokakları artık tanımanız, yanından geçtiğiniz her yerin aşina gelmesi, sanki uzun zamandan beri burada yaşıyormuşsunuz gibi bir hisse kapılmanız sadece an meselesi aslında. Bu şehir gerçekten değişik. Hem Batılı hem Doğulu izler taşıyor. Yabancı nüfusun fazlalılığı elbette buna etken. Ancak yüksek binalar, katlarını sayamayacağınız kadar büyük gökdelenler sanki Shanghai’da değilde Manhattan’da olduğunuz hissini veriyor. (Ettiğim lafa bak! Manhattanmış! Sanki gidip gelmişim de çok biliyorum! Neyse canım, filmlerden gördüğüm kadarıyla diyorum. Zaten kim Manhattan’a gitmek ister ki? Yüzlerce film sayesinde gitmiş, görmüş kadar olduk!)

Ben de cahil cahil hala Vietnam savaşı sırasındaki Shanghai’yı görmeyi umuyorum. Bazen şu hayal gücüme ben bile şaşırıyorum doğrusu. Elbette biliyorum günümüzde öyle bir yer olmayacağını ama yine de ümit ediyorum o havayı soluyacağım diye. Mesela Beijing’i görebilseniz hala o Çinli izler ve Çinli ruhu çok net şekilde görülebilmekte, Shanghai ise artık bir Ticaret Merkezi. Globalleşmiş ve buraya artık Çin şehri değil de, dünya şehri diyebiliriz.  Ancak biri bana bu şehirde kal, buarada çalış, burada yaşa dese??? Kabul eder miyim??? Sanırım cevap: evet olurdu...  Böyle de bir şehir burası. Yaşamak burada çok güzel olurdu. Çünkü size yapmak istediğiniz her şey için imkan verebiliyor. Aklınıza ne gelirse yapabiliyorsunuz. Eğitim, iş, gezmek, tozmak, yeni beceriler edinmek, farklı yerler görmek... 

Burada ki yabancıların hepsi kendi ülkelerinde sahip olmadıkları bir çok imkana sahip. Burada daha çok sosyaller. Ve aslında en güzeli, buradaki yabancılar farklı milliyet olarak kimseyi ayırmadan herkesi bir kulvarda tutabiliyorlar. Amerikalısı, İngilizi, Norveçlisi, Fransızı, Hintlisi hepsi arkadaş. Hem de yakın arkadaş. Birlikte planlar yapıp, birlikte kulüplere katılıyorlar. Tatillere beraber çıkıyorlar. Herkesin mutlaka, mobilet ya da bisikleti var. İşe bisikletle gidip geliyorlar. Hepsi ama hepsi mutlaka koşuyor, koşu gruplarına katılıyor.  Sosyal yaşam gerçekten çok renkli. İş hyayatı da o derece ciddii ve hiç bir şey birbirine karışmıyor.

Ama en ilginç şeyi yazıyorum şimdi. İlk defa gittiğim bir yerde aradan 12 gün geçmesine rağmen havaalanından sonra hiç bir Türkle karşılaşmamış olmam! Nasıl ama? Şaşırtıcı değil mi? Bir tanesiyle bile denk gelmedim.  Havaalanından sonra ne yaptılar bunları, toplayıp başka yere mi götürdüler diye şüpheye düşmedim değil. Çünkü sonuçta kocaman bir şehir değil, bir şekilde tüm gün sokaklarda dolaştım,  bir şekilde denk gelmem gerekirdi ancak olmadı! What an awsome it was!!!            

Şimdiden kara kara dönüş yolculuğunu düşünüyorum. O uçakta saatlerce zamanın geçmesini beklemek bana ikinci şubede işkence düşüncesi gibi geliyor. Oyalanmak için aklınıza gelen her şeyi yapıyorsunuz, saate bir bakıyorsunuz,  daha çoooookkk uzun yol var gidecek. Geçmiyor da geçmiyor. Bu sabah çok erken uyandım, akşama kadarda sokaklarda dolaşacağım eğer çok yorarsam kendimi belki (yani tüm kalbimle ümit ediyorum ki)  uyurum uçuşta.


Sanırım bir sonraki yazıyı uçakta yazarım, hatta ilk yazımın düzenlemesini yaptıktan sonra dönüşteki ilk yayını da uçakta yaparım. Vay canına, teknoloji ne hale geldi! Artık havada bile internete bağlanıp işimizi gücümüzü yapabiliyoruz. Pehhh!!!

19 Ekim 2013 Cumartesi

Çin Günlüğü X (Muhteşem geçirilen Zaman)

En son bıraktığım satırlardan beri geçen zamanı düşününce iyi ki tembellik yapmaya zaman bulabilmişim... Gerçi şu geçen zamanda da çok yorucu şeyler yapmadım ancak eve girme fırsatı da yakalayamadım.

Dün Sarah’la 3 gibi evden çıktık, Shangha’deki antik pazara gittik. Bu ülkede çılgın bir pazarlık yapma durumu var. Gitmeden önce Sarah”ben iyi pazarlık yaparım” deyip bana taktikler vermeye çalıştı. Adamların hepsi sanki sözleşmiş gibi aynı taktiği uyguluyor. Olan şu; diyelim bir şeyi beğendiniz ve fiyatını sordunuz. Tipik olarak herkesin ama kesinlikle hepsinin yaptığı, hemen eline hesap makinesi alıp cümleye başlıyor. “Bak aslında fiyatı bu” deyip inanılmaz bir rakam yazıyor, sonra “ama sen çok güzelsin ve seni sevdiğim için sana özel bir fiyat vereceğim. Bu fiyatı sadece sana veriyorum, başkalarına bu kadar inmem” deyip kendince makul denecek bir fiyat yazıyor. Ancak o yazdığı rakam da bence inanılmaz. Yani ben ki, annem ve ananemle Kapalıçarşı'da, Mahputpaşa’da manyak alışverişler yapıp, asıl pazarlık nasıl yapılır konusunda özel dersler almışım iki uzmandan, elin Çinlisi kendi dediği fiyata bana satabilir mi istediğini? Ben çılgın bir şekilde olamayacak bir fiyat söylüyorum, Sarah diyor ki “Ama çok düştün, satmazlar bu fiyata” diyor. Ben de “O zaman vallahi almam çünkü ben bunların aşağı yukarı kaç para olabileceklerini biliyorum. Aynılarını daha düşük fiyata Kapalıçarşı’dan alırım ama önemli olan buradan minik hediyeler götürmek. Çin’i anımsatan bir şey olsun yeter. Daha fazla para hiç kimse verdiremez, gidelim o zaman” diyorum. Ve arkamı dönüp gidiyorum. Adam ya da kadın arkamdan bağırıyorlar, “Tamam, tamam, gel, senin dediğin paraya olsun!” Ve böylece manzara aynı şekilde sürüp gitti. Sarah ile beraber adamları yıldırdık. Asıl komik olanı, pazarda o kadar çok yabancı vardı ki, yani Batılı demek istiyorum, hepsi durup bizi seyretmeye başladı. Pazarcılar peşimizde gülmeye ve  Sarah "sen benden de beter çıktın" demeye başladı.  Neyi kaça istiyorsak onu alıyoruz ve diğer yabancılar kıskançlıkla bize bakıyorlar. Bir kaçını fark ettik ki bizi seyredip bizim gibi yapmaya başladılar. Sonra da bize bakıp sırıttılar.  Neyi kaça istediğiysem o rakama aldım. 1 saat içinde almam gereken tüm hediyeleri almıştım. Tüm alışverişi bitirdikten sonra Fraser Residence’in 6. Katındaki Yunan Restaurant’ına gittik ve bir kaç meze ile beraber Cin içtik. Manzara inanılmazdı. Ya da belki hep aynı manzaraydı. :) Binalar, binalar, binalar...



19.30 civarı kendimizi eve  zor attık, çabucak hazırlanarak Sarah’ın arkadaşlarıyla sözleştiği Xi Bo Restaurant’a gittik. Buraya geldiğimden beri yediğim yemeklerin hepsi de muhteşemdi. Elbette yemeğe verilen, bize göre az paralar da düşünülürse, yemek konusu en inanılmaz şeydi seyahatim boyunca. 7 kız, terasta oturarak dünya kadar yemek yiyip, 5 şişe şarap içtik. Masadan kalkarken hemen hemen hepimizin kafası hali hazırda güzeldi. Ve kişi başı ortalama 65 TL civarı hesap ödedik. Öyle bir yemeği İstanbul’da o kalite de bir yerde yiyeceksiniz ve o kadar içki içeceksiniz muhtemelen kişi başı hesap rahatlıkla 200-250 TL civarı gelir. O da bugün iyi günümdeyim ortalama bu gelir diyorum, daha yüksek olma ihtimalini kesinlikle göz ardı etmiş değilim.

Restaurant’tan çıktıktan sonra bir Gece Kulübüne gittik. Kızlar tamamen dağıttılar. Hepsi çok doğal, rahat, eğlenceli, güler yüzlü ve sıcakkanlıydılar. Gerçekten her zaman hatırlayacağım bir gece geçirdim. Çok güldüm, çok eğlendim. İnsanları gözlemlemek çok eğlenceliydi. Bu Amerikalı ve İngiliz kızlarının rahatlıklarını ve umursamazlıklarını gerçekten seviyorum. Hiç kasmıyorlar, farklı olma çabasına girmiyorlar, nasıl hissediyorlarsa öyle davranıyorlar. Bizler maalesef çok fazla kurallarla yetiştirildiğimiz için hiç zaman onlar kadar rahat olamayacağız. Rahatlık derken yanlış anlaşılmasın, eğlenmekten bahsediyorum. Kimseye bir şey ispatlama çabası olmadan sadece içinden geldiği gibi davranmaktan söz ediyorum.

Gece 2  civarıydı sanırım epey sarhoş bir halde eve döndük. Sabah kalktığımda, ne zaman yüzümü yıkadığımı, pijamalarımı giyindiğimi ve yatağa yattığımı hatırlayamadım. Tüm bunları ne ara yapmışım hala hiç bir fikrim yok.  Sabahleyin sürünerek yatakta çıktım... İkimiz de zor bela toparlanıp,  birer fincan çay içip tekrar sokağa attık kendimizi.  French Concession’da (Fransız bölgesi) bulunan Tianzifan’da,  “Komunne” adlı mekana  Brunch’a gittik. Servis bizi çok bekletti ancak hayatımda gördüğüm en büyük fincanda (Mug) nefis bir kahve içtim ve harika bir omlet yedim.  Zaten onları yedikten sonra akşama kadar bir daha canım bir şey yemek istemedi. 









Brunch sonrası manikür ve pedikür yaptırmaya gittik. Yine ilklerden birini yaşadım ve pedikürümü ilk defa bir erkek yaptı. Çok sevimli bir karı-koca’nın işlettiği bir dükkanda şaşıracağınız kadar hızlı ve profesyonel servisi aldık. Çift 12 seneye yakın New York’ta yaşamış ve her ikisinin de New Yok Nail School’dan diploması vardı duvarda. Bazen dünyada olan şeylere gerçekten şaşırıyorum. Yani düşünsenize,  karı-koca 12 sene New York’ta yaşa, bu işi yaptığın için profesyonel olmak iste ve bu işin okula gidip hakkını vermeye çalış. Gerçekten takdir ettim. Adamlar yaptıkları her şeyi ciddiye alıyorlar. Küçümsemek için yazmıyorum ancak bizim ülkemizde bu işin bir okulu bile yok. Kaldı ki bir manikür ya da pedikürcüden “hani senin diploman?” diye sorduğunuz soruya cevap bekleyesiniz. Biz de her şey kafa göz yara yara yapılıyor. Tüm French Concession’u yürüyerek dolaştık diyebilirim.  Aynı bölgede sabah yaptırdığımız randevuya yetişmek için masaj salonuna koşturduk. Tam 1 saat Tai Masajı yaptırdık.

İşte burası çok önemli...  Daha önce de çok iyi olduğunu düşündüğüm bir Tai Masajı yaptırmıştım. Hem de Nişantaşı’nın göbeğinde çok iyi bir yerde. Buraya isim yazmayacağım...  Bugünkü masajdan sonra kafama takılan soru şu; eğer o masajsa bugün yaptırdığım neydi? Ben böyle bir şey görmedim, yaşamadım. Tek kelimeyle; İNANILMAZDI. 1 saatlik masaj sonrası çıktığımda tüm kaslarım ve eklemlerim bayram yapmıştı. Bir kere en önemli şeyi yazıyorum. Arkadaşlar gittiğinizde,  soyunup,  üzerinize litrelerce yağın boşaltıldığı ve tüm vücudunuzun okşandığı şey kesinlikle masaj değil. Değilmiş yani. Bugün bunu çok net şekilde anladım.

Gider gitmez bizi çok hoş bir şekilde karşıladılar. Masajın yapılacağı odaya aldılar. Sarah ile aynı odada olmak istedik o yüzden yerde iki tane ayrı ayrı yatak hazırlanmıştı. Bir çift bizi odaya aldı, hemen havlularla başımızı koyacağımız yeri hazırladılar ve giyinmemiz için yarım üst kimono ve alt pijaması verdiler. Kıyafeti tam anlatabilmem için Kung-fu yapanların üzerindeki beyaz kıyafetleri düşünün , buna benzer kıyafetlerdi. Üzerimizdekileri çıkardık ve verdiklerini giyindik. Çift geri geldi ve yine ellerini başlarının üzerinde birleştirip eğilerek bize selam verdikten sonra  yerdeki yataklara yüzüstü uzanmamızı istediler ve böylece masaj başladı. Ayak parmaklarından başlayarak tüm vücudunuzdaki kasları tek tek elden geçiriyorlar. İnanılmaz güçlü parmakları vardı bana masaj yapan kızın. Vücudunuzu sizin bile haberiniz olmadığı bir şekilde esnetiyorlar. Mesela siz yüzüstü yatarken ellerinizde tutup sizi geriye doğru geriyorlar. Yüzüstü,  bir yay şeklinde oluyorsunuz. Kollarınızı gerip, sizin olmayacağını zannettiğiniz şekillerde büküp, gerip, esnetiyorlar. Velhasıl  1 saat boyunca vücudumdaki tüm kaslar ve eklemler gerildi, büküldü, esnetildi, yoğuruldu ve yumuşatıldı. 1 saatin sonunda tüy kadar hafiftim. Belimdeki ağrı geçmiş, boynumun kilitlenmiş kasları açılmıştı.

Bu masajı İstanbul’da yapan birini bulayım abone olacağım. Her hafta ne yapar eder giderim kesinlikle. Masaj sonrası çıktığınızda yine önünüzde eğilerek sizi selamlayan biri kapıda bitiveriyor ve harika bir zencefilli çay ikram ediyorlar. Gittiğimiz SPA’daki ortam huzurlu, sakin ve bir o kadar da aydınlıktı. Masaj yaptırdığınız odalar hariç her yer SPA’larda alışık olmadığımız derecede aydınlıktı.  İç ferahlatıcı bir havası vardı. Masaj sonrası yine yürüyerek eve geldik. Kendimize yine harika birer Cin hazırladık ve Sarah’ın kaldığı binanın çatı katına çıktık.


Pekala, yaptığımız çılgınca şeyi anlatıyorum şimdi. Binanın çatı katı dediğimiz öyle insanların takılacağı bir yer değil. Filmlerde gördüğünüz yüksek binaların çatılarını düşünün. Düzlük bir alan, borular, bacalar vs. Çatının kenarları yarım metrelik bir genişlikte ama daha yüksekte tabi.  Kenarlara duvar örüldüğünü düşünün. Çatıya çıktığınızda bu duvarlar yüzünden aslında sadece gökyüzünü görebiliyorsunuz, etrafı göremiyorsunuz çünkü duvarların yüksekliği 2 mt civarında. O duvarların kenarlarında da 30 cm yükseklikte demirlerle yine güvenlik yapılmış. Biz borulara tutunarak o yarım metre genişliği olan duvarın üstüne tırmandık. Bardaklarımızı, fıstık ve cipsimizi de alıp duvarın üstüne oturduk ve tüm Shanghai gözümüzün önündeydi... Bir gökdelenin tepesinde, kenardaki duvara oturarak inanılmaz bir manzara seyrettim. Karşımdaki tüm binalar elimi uzatsam dokunacağım mesafedeydi ama aşağıya bakmaya cesaret edemedim. Yükseklik korkusu olan biri için bence takdir edilmesi gereken bir hareketti bu. Ben hala kendimi tebrik ediyorum. Hayatım boyunca bir daha asla yapamayacağım şey, bir gökdelenin tepesinde oturup ayaklarımı aşağıya sarkıtmak olacak sanırım. Eh bunu da yapmadım demem artık. Delice bir tecrübeydi ama değdi...  

Sarah’ın erkek arkadaşı ona bu akşam yemek pişireceği için bizim kızımız erkek arkadaşına gitti. Ben eve yine nefis bir Tai Yemeği ısmarladım ve hem yemeğimi yedim hem de yazımı yazdım. Bu yemekleri bırakıp gidecek olmak bana büyük üzüntü veriyor. İstanbul’da da yalnız yaşayan biriyim ve genellikle pişirmektense dışarıdan ısmarlamayı isterim aslında. Ancak istanbul’da böyle bir şey yapsam, ayın onuncu günü tüm maaşımı tüketmiş olurum herhalde. 

Yediğim ya da yaptığım şeylerin fiyatları yazmam belki sizi sinir edebilir ancak bir fikir oluşturması ve bir gün eğer gelmeniz nasip olursa buraya, geldiğinizde size yol gösterici olması için özellikle belirtiyorum. Buradan hareketle  aslında buraya yapacağınız seyahatin Avrupa’da bir kaç gün bir yere gitmenizden daha ucuza geleceğinden emin olabilirsiniz. Yolun uzunluğu nedense insanlara maddi açıdan da çok büyük bir yük getirecekmiş gibi görünüyor olabilir ancak böyle bir düşünceniz varsa da unutun... Hepinizi şaşırtacak derece hesaplı süper bir tatil yapabilirsiniz burada. Geceliği 80-100 TL arası gerçekten kaliteli kalınacak oteller var. Daha lüks yerde kalmak istiyorum derseniz de elbette seçim sizin ancak daha önce adını duymadığınız Residence hizmeti veren çok temiz ve çok güzel yerler inanamayacağınız kadar çok burada.  Ben Sarah burada diye daha cesur hareket ederek geldim elbette ancak fazladan 700-800 TL ile de bu seyahati yine rahatlıkla yapabilirmişim. Bu beni neden rahatlatıyor?  Çünkü bakarsınız önümüzdeki yıllarda belki bir daha gelirim bu ülkeye.     :)


Aklıma gelmişken, Sarah’ın erkek arkadaşı Tang bu sabah 100 katlı binanın merdivenlerini  tırmanmayı 25 dakikada tamamlamış. Biz sabahın köründe sarhoş sarhoş uyurken o çoktan gidip yarış işini halletmiş bile.  Maalesef seyretmeye gidemedik. ..  Uyku ağır bastı... :)