Günün Sözü

Umut her daim vardır...
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2013 Perşembe

İki Yüzlülük Ancak Bu Kadar Olur


Paralel evrende yaşıyor gibiyim.Türkiye'deki yöneticilerin şu an ki durumu ve iş yerimdeki şu anki durum aynı paralellikte gidiyor. Sanki iki evren arasında gidip geliyor gibiyim. Ya da burası aslında Hükümetin prototipi diyelim. Hükümette kendilerine yönetici ve yetkili diyen şahısların fütursuz tavırları ve küstahlıkları, içinde bulunduğum topluluktakilerle aynı eşitlikte sergileniyor. 

Birkaç günden beri gündemde olan öğrenci yaşayış şekli ile ilgili saçma sapan yorumlar ve bu konuda sarf edilen futürsuz laflar nasıl şaşırtıcıysa, alınan tavır, gösterilen tutum neredeyse buradakilerle aynı kulvarda sahne buluyor. 

Kızlı erkekli öğrencilerin aynı evde kalamayacakları (aslında aynı yurtta kalamayacakları) konusunda ortaya yine bir laf atıldı, iki gündür tartışılıyor. Çoğu zaman insanların yaklaşımlarına hayretler içinde kalıyorum. Ülkede kadınlara karşı o kadar büyük haksızlıklar, yaptırımlar, aşağılamalar yapılıyor ki bir Allah'ın kulu ses çıkarmazken hangi yüzle namus bekçiliğine soyunuluyor anlaşılır gibi değil. 

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu tam burada söyleniyor... Sen onca kadının canına okunmasına göz yum, tecavüze uğrayan onca kadına hak ettiği adaleti sağlama, onca kız çocuğu sübyancılarla evlendirilsin ses çıkarma, kadın dövülsün, öldürülsün, tacize uğrasın, tecavüze uğrasın eyvallah de geç, şimdi kalk öğrenciler kızlı erkekli aynı evde, aynı yurtta kalamaz bu uygun değil cümlelerini büyük bir fütursuzlukla dile getir. Bu nasıl bir riyakarlık, nasıl bir adalet anlayışı, nasıl bir yöneticilik zihniyetidir anlaşılır gibi değil. Kimdir bu cesareti bunlara veren, bu derece cahilane yaklaşımı uygun gösteren gerçekten ama gerçekten çok merak ediyorum. 

İnsanların ayarı bozuldu.  Artık sevgi, aşk, paylaşım korkulur hatta kesinlikle karşı çıkılır şey olurken, şiddet, dayatma, aşağılama neredeyse takdir edilir ödüllendirilir şey haline geldi. Nedir bu insanlardaki akıl tutulması aklım almıyor. 

Gençliklerini yaşayamamış insanların öyle bir hırsı var ki günümüzde, inadına şimdiki nesil de yaşamasın istiyor. Bu tıpkı şuna benziyor. Yirmili yaşlarda gezmek, arkadaşlarımla beraber vakit geçirmek konusunda annemle tartışırken "Ne var ki ben de gencim, ben de gezmek istiyorum" dediğimde aldığım cevap şuydu "Ne olacakmış? Ben gezdim mi ki siz de gezesiniz?" Bu soruya verilecek mantıklı hiç bir cevap yok! Söylenecek her söz bu soruyu soran akla anlatılamaz! O yüzden boşa konuşulmuş olur. Tıpkı filozofun da dediği gibi sen ne kadar bilsen de ancak karşınızdakinin anlayacağı kadar bilgilisindir! İstersen göbeğini çatlak o seni anlamayacak. Kör doğmuş birine renkleri anlatamazsın, gökkuşağının etkisini ne yapsan hissettiremezsin. Karanlıktaki birine engin denizlerin mavisini, güneşin parlaklığını, ormanların yeşilini gösteremezsin. 

Cinsellik konusunda da baskılarla, engellemelerle, yasaklarla büyümüş birine bunun normal olduğunu, büyütülecek bir konu olmadığını anlatamazsın. Çünkü onun aklı fikri sadece uçkurdadır. Bu insan doğasının en basit gerçeğidir. Sen ona neyi yasaklarsan onun aklı sadece ona takılır. Evde damacanalarla su olsun canın istemez, sular kesilsin bir de evde su olmasın sürekli su içesin gelir. Yok ya! İlla içesin gelir. Bu her şey için böyledir. İnsanoğluna sen yasakla, onun istekleri dağları aşar! 

Zamanında yaşanmazsa bir şeyler, o açlık her zaman o insanda olur. 

Hükümetin başı göreve geldiğinden beri elin uçkuru derdinde. Millet uzaya gitti, biz hala mal malafat derdindeyiz. Ne dertmiş kardeşim, bir çözümüne ulaşamadılar. Kadınları saklayarak çözüm bulacaklarını sanıyorlar ama o kafadaki zincirleri kırmadıkları sürece daha çooookkkk buna takılır kalırlar. 

Bir de çok modern, anlayışlı, bilgili gibi davranmıyorlar mı asıl ona ifrit oluyorum. Sorsan, Allah için iyi niyetliler!! bla bla bla. Kesinlikle kız çocuklarını düşünüyorlar!!! Ben anladım hepsini... Hepsi evlerindeki aynaları kaldırmış boş duvara bakıyor her gün... Çünkü mümkünü yok, her sabah aynaya bakan insan bu kadar yalan dolanın karşısında kendi yüzüne bakamaz. Kendinden utanır. Hadi başkalarını kandırdın, onlar da eyvallah dedi, insan kendini nasıl kandırır ki? Kafanı istediğin kadar kuma göm, düşüncelerin, aklın seninle, gerçekten istediğin şeyi başkasından saklasan, kendinden saklayamazsın ki! Bu ikiyüzlülük karşısında kendilerine yaptıkları açıklamayı hakikaten merak ediyorum.

Bulunduğum yerdeki insanlarda böyle işte. Tam Game of Thrones kitaplarının içindeyim. İktidar savaşları öyle hazince sürüyor ki burada, insanların başkalarını kandırma çabasındaki zavallılıklarını gördükçe kendilerine yaptıkları açıklamaları hakikaten merak ediyorum. 

En kötüsü de; bir tek kendilerini akıllı, dünyanın geri kalanını aptal sanmaları...   


31 Ekim 2013 Perşembe

What's worth dying for if not love!


Geçenlerde "The Originals"ı seyrediyorum. Kötü karakterimiz Klaus'un (Joseph Morgan) repliği idi. "What's worth dying for if not love" (Laf aramızda idealist biri olarak kim derdi ki ben kötü karakterlere de abayı yakacağım. Değişim böyle bir şey sanırım. Prensipli biri olduğumdan, burnum düşşe eğilip yere almam, o yüzden biri kötüyse kötüdür, film karakteri bile olsa hazzetmem! Sadece Klaus'u kategori dışında bırakıyorum! :) )

Repliği duyunca kafama takıldı doğrusu: Aşk değilse, nedir ölmeye değen? 

Soruya ciddiyetle yaklaşırsak bir çok ideolojik fikir elbette çıkar ancak biz o kadar ciddi yaklaşmayalım bence. Romantik bir yaklaşımı deneyelim bugün. Biraz gevşeyelim, kalbimiz yumuşasın, hayatın gerçeklerinden, ağır yükünden ve bize çok da bir şey kazandırmayan ciddiyetten uzaklaşalım biraz. 

Şimdiii, kim hayatı boyunca şöyle peri masalı gibi bir aşk yaşamak istememiştir? İddialı olmayayım ama bence herkes peri masalı gibi bir aşk yaşamak istemiştir... Özellikle biz kadınlar prens olacak inancıyla çok kurbağa öptük. Öpmeye devam ediyoruz ve maalesef edeceğiz... O kalbimizin derinliklerinde bir yerlerde, bizim bile farkında olmadan sakladığımız minik inancımız, hiç yok olmayacak. Hayallerimizdeki Beyaz Atlı Prensimiz bir gün mutlaka çıkıp gelecek. Umudumuz bu yönde... Gerçek olmayacağını bilsek de, umudumuz bu yönde. Çünkü yapımızdan kaynaklanan iflah olmaz bir romantiklik var bizde. Peki, bu bir kadının işine yaradı mı şimdiye kadar? Elbette hayır. Çünkü neden? Çocukluğu bırakıp, kadınlığa geçemedik de o yüzden. 

Aşk karmaşık bir şey. Zaten aşk kelimesinin hakkını vermek istiyorsanız karmaşasını yaşayacaksınız Aşk'ın. Öyle sakin sakin yaşanan, sorunu derdi olmayan Aşk, Aşk değildir zaten. Aşk'ın hakkını vermek için, delice olsa da Evet, yeri geldiğinde gözünüzü kırpmayacaksınız, her şeyi göze alacaksınız ortaya hayatınızı da koyacaksınız! Kurallarla, çizgilerle, prensiplerle, doğrulukla, naiflikle, kibarlıkla, korkuyla Aşk yaşanmaz. Yaşanamaz! Aşık olan insanın gözü hiç bir şeyi görmez. Gözü kara olur. Korkusuz olur, arsız olur, utanmaz olur, sınırların dışında olur, ürkütücü olur, fütursuz olur. Gerçekten Aşık birinden korkarsınız. Korkmalısınız! Tüm bu duyguları barındırmıyorsa yaşanılan Aşk, işte orada her türlü bahse girebilirsiniz; o Aşk değildir! Aşk'ın yanılsamasıdır sadece. O sizin peri masallarındaki Beyaz Atlı Prenslerin olacağı hayat düşüncesi de maalesef çocuklar içindir zaten. Sadece çocuklar böyle bir şeyin var olabileceğine inanırlar. Ya da çocuk kimliğinde kalmış olanlar. 

Kadınların en büyük yanılgısı şehveti aşkla karıştırıyor olmaları. Birini beğenebilirsiniz, birisiyle birlikte olmak isteyebilirsiniz, hatta bundan keyif de almış olabilirsiniz ancak tüm bunlar sizin o kişiye aşık olduğunuz anlamına gelmez. Fiziksel birliktelik ve beğeniyi Aşk'la karıştırmak hem erkek, hem de kadınların en büyük yanlışı aslında. Zaten ilişkilerin doğru düzgün devam edememesinin nedeni de bu. Beğeni biter ama Aşk asla bitmez! Birbirlerinin en berbat hallerine şahit olmuş, birbirlerine her türlü kötülüğü yapmış ve hala yapıyor olsalar da vazgeçemiyor ve bırakamıyorlarsa, birbirlerinin tüm acizliklerini görmüş, tüm düşüşünü yaşamış ancak hala birbirlerinin gözünden düşmemişlerse, birbirleri için  yapabileceklerinin sınırı yoksa, şehveti de, şefkati de aynı derecede yaşıyor, arsızlıkları, sınırsızlıkları aynı, tepkileri ve korkuları farklı olsa da hala bir arada kalmak istiyorsa iki kişi, işte orada Aşk vardır. Tek sorun, işte o gerçek Aşk'ı kaç kişi yaşar ya da kaç kişiye uğrar. 

Siz çocukların inandığı peri masalları beklentisine devam edip, gözünüzü karartmadığınız sürece daha çoookkkk kurbağa öpersiniz. Kurbağalar da daha çooookkk öpülür. Onlardan Prens falan çıkmaz emin olun. 

Kısaca demek istediğim şu; ya öpmeye devam edeceksiniz ya da ölmeyi göze alacaksınız! Bu sizin göze alabildiklerinizle doğru orantıda yaşanacak bir duygu olmalı. İşte bu noktada çok klişe bir laf devreye giriyor; 

"Önemli olan, sevgili uğrunda ölmek değil, uğrunda ölecek sevgili bulmak!"

Buyrun buradan yakın... 

İster inanın, ister inanmayın ama ben Kurbağa öpmekten çok sıkıldım o yüzden kesinlikle kabul ettiğim şu; Aşk değilse, nedir ölmeye değen? 


E bu kadar laftan sonra sizi Sezen Aksu'yla baş başa bırakayım. Son noktayı da o koysun. 



27 Eylül 2013 Cuma

Bilgece bir Laf

Türk filmlerini ya da dizilerini pek izlemem. Bir elin parmaklarını geçmez sayısı. Olan biten saçmalıktan daral gelir, izleyemem, sıkılırım.  

Bazen Sezar'ın hakkı Sezar'adır ya. İşte, ister itiraz edin, ister etmeyin, Hollywood bu işi biliyor. Hem filmleri hem de dizileri bana göre çok iyi. Başka hiç bir ülkenin sinema sektörüyle kıyaslanamayacak kadar iyi. 

Hatta geçenlerde yapılan Emmy Ödülleri Gecesine giden Cengiz Semercioğlu da Hollywood ve Yeşilçam arasındaki 10 farktan söz etmiş... Hepsi de çok doğru tespitler. Biraz düşünsek daha neler ekleriz o listeye de; şimdi gereği yok boşa zaman kaybetmenin... 
Yeşilçam bir yana, diğer ülke sinemalarında da epey bir fark çıkar. Gerçi yapılanın hepsi kötü demiyorum. Elbette diğer ülkeler de iyi filmler çıkartıyor. Kore Sineması, Hint Sineması, Fransız Sineması, İtalyan Sineması ve daha sayamayacağım kadar çok başka sinema sektörü var. Arada onlardan da iyi filmler çıkıyor:  Ancak çıkan işin yoğunluğuna bakarsanız, diğerlerinde 1 çıkıyorsa, Amerikalılarda 10 çıkıyor. Adamlar bu işi biliyor. Gerisi hikaye vesselam! 

Amerika'da Fox TV'de yayınlanan "Sons of Anarchy" adında bir dizi var. 6. sezon bir kaç hafta evvel başladı. Çok beğenerek seyrettiğim bir dizi. Şiddet içerikli olduğu ve epey de sert bir dil kullanıldığından +18 doğal olarak. Ancak olayların kurgusu, oyuncuların gerçekçiliği, dizinin akıcı hikayesi beni çok etkiledi. 

Belki çoğu kişiye basit gelebilir ama her ne izlersem izleyeyim, her ne okursam okuyayım mutlaka kendimi olayların içine sokarım. Ben olsam nasıl davranırım, ben olsam ne düşünür, ne yaparım diye kendime hep sorarım. Bazen içinde bulunduğum duvarları yıkamam, yaşanan kimi şeyler bana çok uç noktalarda gelir. Ama her şeyi doğallıkla yaşayan insanlara da gıpta etmeden geçemem. 

Mesela ikili ilişkilerde doğallığı bir türlü yakalayamadığımı düşünürüm. Hep kendimi kasarım, bir türlü rahat olamam. Belki yetiştirilişimden, içimden geldiği gibi davranırsam yanlış anlaşılırım diye düşünürüm. Ne zaman doğal olacağım, içimden ne geliyorsa öyle davranacağım desem, karşımdaki erkekler hemen bir kalıba sokmaya çalışmışlardır beni. Ne yaparsanız yapın, sizi olduğu gibi kabul edemezler, illa bir yafta yapıştırmaları gerekiyor haspaların.

Dizide ana karakterlerden biri, Amerikalıların da dediği gibi tam bir "bitch!" Öyle genç falan değil, babaanne olmuş ama maşallah mihrap yerinde, taş gibi bir vücut. Kadının canı istediği gibi davranması, her ne kadar kötü karakterse de bana çok eğlenceli geliyor. Dizinin bir bölümünde, hoşlandığı ve birlikte olduğu adamla bir diyaloğu var. Adam da onunla beraber olmak istiyor ancak güvenli ve düzgün bir hayat veremeyeceğinden geri çekilmeye çalışıyor. Kadınsa çoktan adamı istediğine karar vermiş, adamın atacağı adımı bekliyor. 
"Benimle olmak istiyor musun, istemiyor musun?" diye soruyor doğrudan.
Adam ona diyor ki;
"Şu an sana istediklerini verebilecek durumda değilim" 
Kadın "Benim ne istediğimi düşünüyorsun ki?" diye soruyor. "Aşk mı?" 
Ve devam eden cevap aynen şu şekilde;
"Yalnızca erkekler sevilmek ister, hayatım... Kadınlar istenmek ister!" 

Buyrun düşünün! Doğru mu, değil mi? 

Ama cevap verirken... :) Hadi amaaa... Hepiniz biraz dürüst olun kendinize... Gerçekten ne isterdiniz? Sevilmek mi? İstenmek mi? 

   

10 Eylül 2013 Salı

Bir Aşk Hikayesi

Tamam, belki size biraz züppece gelecek ama ben Türk dizisi seyretmem. Öyle saatlerce bir şey demeden birbirlerinin yüzüne bakan tiplerin, zaman doldurmak için aynı sahneyi tekrar tekrar gösteren yönetmenin, reklam içinde dizi mi, dizi içinde reklam mı seyrettiğimi 15 dk sonra unutturan sürecin beni saatlerce ekran karşısına kilitlemesini istemem. O kadar vakitte yapılacak çoookkk şey var bu hayatta.

Ancak makul zamanlamayla yapılan, epey de ilginç olan yabancı dizileri seyrederim. Şükürler olsun, epey teknolojik bir çağdayız ve şükürler olsun internet denilen bir dünya var, istediğinizi çok rahatlıkla seyredebiliyorsunuz. Size keyif alabileceğiniz bir kaç dizi bilgisi vereceğim daha sonra.

Ancak tüm bu düşüncelerimi değiştiren, beni ekrana bağlayan, e epeyde salakça olduğunu bildiğim halde bile hala haz alarak zaman harcadığım tek dizi; Bir Aşk Hikayesi.

Olay şu şekilde gelişti.

Kafaca çok anlaştığım kuzenim bir kaç hafta evvel teyzemle beraber bana yemeğe geldi...

Teyzem öyle herkesin teyzesine benzemez. Hayatımın en güzel ilklerini onun sayesinde yaşadım. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım 18. yaş günümü onun sayesinde kutladım. İlk erkek arladaşımla onun sayesinde çıktım.  Annemle dahi konuşamadıklarımı onunla konuştum. Çocukluğumun en keyifli zamanlarını onun evinde geçirdim. İlk sinemam, ilk parfümüm, ilk gezmelerim hep onun sayesinde olmuştur. Küçük bir kız çocuğu için sihirli bir dünya olan çantasının içinden çıkmadım, bir çok makyaj malzemesini heba ettim, sesi çıkmadı. Bunun ne kadar sinir bozucu bir şey olduğunu da ancak ben teyze olduğumda öğrendim.

Bir araya gelince aklınıza gelebilecek her konuyu konuşuruz. Bu sıra derdimiz şöyle güzel bir aşk yaşamak... 29 yaşında dul kalan teyzem, aradan geçen 25 yıldan fazla zamanda, hayatın içinde ordan oraya savrulup bir aşk yaşamadığından, doğal olarak bazen “ahh şöyle güzel bir aşk olsa da bizim de başımıza gelse” cümlelerini sarf eder bizimle birlikte. Kızlar bir araya gelince ne yapar? Sizi yanıltmasın, benim etrafımdaki hatunlar bilinçlidir. Tek muhabbetimiz aşk değildir.  Erkeklerin kahvehanelerde  yaptığını yapıp biz de Türkiye’yi ya da dünyayı kurtarma planları bile yaparız.  Politika en baştaki konularımızdandır. Sıkı da tartışırız hani. Ama sıra aşk konusuna gelince,  şöyle içimizi çeker, “Bulamadık bir taş, yahu!” deriz hepimiz.

İşte kuzenin benimle de paylaştığı son keşfi. Korkut Ali... Allah’ım o ne bakıştır? O nasıl sevmektir? O nasıl bir yaratıktır?

Kuzen, “Korkut Ali’yi bir görmen lazım. Her hali başka güzel. Öfkesi de, sevmesi de, ağlaması da, kötülüğü de bambaşka” dedi konuşma esnasında. Mutlaka seyret diye tembihledi. Dizinin Kore dizisinden uyarlama olduğunu öğrenince ilk başta epey antipatik geldi. (Laf aramızda, İntikam berbat olmuş. Meraktan bir bakayım dedim 15 dk tahammül edemedim. Orjinali seyreden, Türk versiyonuna 15 dk katlanamaz. )  
Kuzen’in tavsiyelerini dikkate alırım. O da herşeye güzel demez, ince eler, sık dokur. Görüşleri önemlidir benim için. Bir bakayım ne menem bir diziymiş dedim. Deyiş o deyiş... Ben oldum müptela.  Haksızlık olmasın orjinalini de seyredeyim, değerledirmeyi doğru yapayım dedim. Denecek tek şey, ekibin ellerine sağlık, uyarlama da olsa süper olmuş. Hakkını vermişler.

Kuzen, duacınım... Gerçek dünyada yaşayamacağız da (Türk erkeklerinin danalıkları malum) “şöyle tadıyla bir aşk filmi seyredip, hayal kuralım bari” modunda imdadıma yetiştin.

Her kadının hayalidir güzel bir Aşk Hikayesi yaşamak... Bize de düşen, işte böyle güzel Bir Aşk Hikayesi izlemek... 




27 Ağustos 2013 Salı

En vazgeçilmez erkek....


Bu hafta sıcaklar tavan yapacakmış. Gazete öyle diyor... Gerçi ben gün içinde Kuzey Kutbunda yaşadığımdan, günün cehennemini hissedemiyorum. Ama akşam eve doğru yollanırken -bu şehrin içindeki milyonlara göre şanlı sayıldığımdan- kısacık mesafede bile hissediyorum dışarıdaki cehennemi. Benim erkeğin cehennemini...  

Hani şairler, yazarlar İstanbul'u anlatırlar ya uzun uzun. Bitmez bu şehre olan sevdaları... Hani üzerine şiirler, yazılar yazmışlar, İstanbul'a olan aşklarını anlatmışlar ya... Ve hepsi belki de erkek olduklarından, bu şehri de hep kadın gibi görmüşler ya. Anlatımlarında bir dişilik vardır bu şehre bakışlarında. Benimkisi onun gibi bir şey... Oysa bakmazlar benim gözümden... Ben İstanbul'u hep bir erkek gibi gördüm.  

Hırçın ama bazen sakin. Agresif ama bazen suskun. Deli dolu, yeni yetme bir genç gibi. Hem romantik,  hem maço. Hem yerden yere vuran, hem düştüğünde elinden tutup kaldıran. Anı anına uymayan, ne istediğini bilmeyen, acımasız ama şefkatli, anlaşılmaz, kendi de ne yaptığını bilmez bir erkek gibi. Uzakta olduğumda, sanki sürekli beni çağıran sesi, bir an evvel ona dönmemi ister gibi kulaklarımda çınlar... Özlemi içimi yakar... Boğazın, yazın dingin huzura kavuşmuş yüzeyi, kışın deli, öfkesini kusar gibi karaya savurduğu dalgaları... Fantastik bir masalın içindeymiş hissi uyandıran, geceleri ışıldıyan o ışıklar... Uzaklara baktığında gördüğün şehrin silueti... Puslu havalarda şehrin üzerine çöken bulutlar... Yazın cıvıl cıvıl, kışın hüzünlü havası... Pazar günü yatağında kiliseden gelen çan sesleriyle uyanmak, hemen ardından camiilerden gelen ezan seslerini duymak... Sonra Boğaz’dan geçen gemilerin düdüklerinin o seslere karışması... Hepsini bir arada nerede bulabilirsiniz ki?

Şimdi yazın sonlarındayız ya... Benim erkek kızgın ya... "Kim kızdırdı seni, kim üzdü bu kadar, ateş oldun sen!" diyorum ama cevap vermiyor... Sanırım bu kızgınlığı bir kaç zaman daha sürecek... Öfkelenince böyle ateş parçası oluyor işte... Ama ben onun kızgınlığını bile seviyorum. Daha bir haşin, daha bir deli oluyor... Sonbaharda sakinleşir, lokum gibi olur... Ne kaldı ki zaten? O zaman tadına doyamam artık... Gerçi arada mesela bazen sabaha karşı çok kısa da olsa üzüntüsü gözyaşına dönüyor. İçli adam tabii... Bazen kimse görmeden geceleri tek başına ağlıyor... Ben sabah erken vakit, caddelerdeki ıslaklıktan anlıyorum yine içlenmiş, yine yalnız ağlamış olduğunu...

Yazık ona da... Kimse anlamıyor garibimi.. Allah bilir bu kızgınlığı yüzünden ne hakaretler işitiyor. Ama o ne yapsın? Öfkelendirdiler işte bir kere... Kızgınlığını bir atsın, ateşini bir kussun sonra o da sakinleşecek... Sonbaharda... Az kaldı... O zaman içlenecek... Öfkesi, hüzüne bırakacak yerini...  O zaman biz yine onunla beraber ağlarız... O yukarıdan bağıra bağıra... Ben camıma onun gözyaşları akarken içeride sessiz sessiz.... Seviyorum ben bu adamı.... Yerine adam tanımam... En büyük aşkım... En haşin, en deli erkeğim benim İstanbul!

Akşama yine kendimi onun kollarına bırakacağım... Cehennem ateşleriyle kavrulan erkeğimin kucağına düşeceğim...