Günün Sözü

Umut her daim vardır...

17 Aralık 2013 Salı

Suskunluk

Bazen sadece susmak gerekir ya... Ne diyeceğinizi, ne tür cümleler kuracağınızı bilemezsiniz... İşte böyle bir durumdayım ne zamandır. Yazacağım... Tekrar yazacağım da, biraz zamana ihtiyaç var... Hele biraz dinginleşsin her şey. Ben sindireyim her şeyi, işte o zaman tekrar devam edecek her şey eskisi gibi. 

Zaten başka da çare var mı? Her şeye rağmen, tüm kötülüklere, tüm kötü şeylere rağmen hayat devam ediyor... Acı bir şekilde de olsa devam ediyor işte...

20 Kasım 2013 Çarşamba

Kendimi anlatmak zor

Bir kaç gündür canım sıkkın, kendimle hesaplaşmalardayım ya... Hala irdeliyorum kendimi.

Sevmediğim yanlarım var. Sanırım herkesin vardır. İnsanları mutsuz edecek derecedeki kötü taraflarımı yontmaya, elimden geldiğince yok etmeye çalışıyorum. Elimden geldiğince, saygılı, ön yargısız, eşitlikçi ve terbiye sınırları içinde olmaya çalışıyorum. 

Fevri biri olduğumu biliyorum, bazen ani çıkışlarımın olduğunu da. Ama hiç bir zaman kişisel olmamıştır bu çıkışlar. Heyecanlı bir yapıya sahibim farkındayım. Yüksek sesle konuştuğumun ve anlatım tarzımın sessiz sedasız olmadığını da biliyorum. Ama beni, ben yapan özellikler de bunlar. Bazen çok düşük sesle bir şey anlatan insanları (her ne kadar doğru düzgün duyamasam da) takdir ediyorum. Hatta çoookkk yavaş konuşan insanlara (her ne kadar o yavaşlıktan dikkatim dağıldığı için üçüncü dakikadan sonra dinleyemiyorsam da) imreniyorum. Ben de yavaş yavaş konuşayım, alçak sesle anlatayım ne anlatacaksam dediğim zamanlar oluyor. Ama o şekilde anlatmaya başladığım an, hiç bir şeyi anlatamaz oluyorum. Etkiyi vermiyor anlatmak istediklerimin. Beni nasıl etkilediğine dair göstermem gereken tepkileri tatsız, tuzsuz, ruhsuz anlatıyormuşum gibi geliyor. 

Sonra fark ediyorum ki ben böyleyim. Ben buyum! Bir başkasında düz duran ben de sakil duracaktır. Ben de düz duran bir başkasında sakil duracaktır. İnsanlar çeşit çeşit, farklı farklı. Herkesin her şeye gösterdiği tepkiler apayrı. Benim de tepkilerim, anlatım şeklim bana göre. 

Bununla ilgili ne yapabilirim bilmiyorum... Ama başkalarına bu şekilde baş ağrısı veriyorsam, rahatsız etmemek için o kişilerden uzak durmaya karar verdim. Beni ben olarak kabul edemeyenleri, benim de rahatsız etmeye hakkım yok diye düşünüyorum. Bana çok adilane ve mantıklı bir çözüm gibi geldi. 

Bu saatten sonra değişemem ki... Başkalarına zarar veren şeyler yapıyorumdur bunu değiştirmeye, yok etmeye çalışayım ancak kişiliğimin bir parçasını nasıl değiştirebilirim ki? 

Aynı şeyi farklı yapan yüzlerce insan var, hepsini bir standarda oturtmaya kalksak o kişilerden böyle bir şey istemek haksızlık olmaz mı? Herkesin yürüme şekli, konuşma şekli, davranış şekli başkadır. Benim de kendime özgü tavırlarım var. Hepsini sevdiğimi iddia etmiyorum ancak beni kabul eden de ona büyük felaketler getirmeyecekse bu şekilde etmeli diye düşünüyorum. 

Anlatacak çok şey var da kısa kesmek en iyisi...

Söylemeden edemeyeceğim;

"Verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz..." 

 


18 Kasım 2013 Pazartesi

Kalbim Kırık




30 senedir görüştüğünüz insanların sizi aslında hiç tanımadıklarını farkettiğinizde ne hissedersiniz?

Ya da belki tanımışlardır da bir türlü sizi, siz olduğunuz için kabul edememişlerdir. Kendilerine göre bir siz yaratma çabalarının, sizi sürekli yerden yere vurmak olduğunu sanmışlardır.

Kalp kırmamak, gönül kırmamak için suskunluğa sarıldığınızda karşınızdakinin kendini haklı görmesi karşısında ne yaparsınız?

Sadece arkadaşınızı sevdiğiniz ve onunla vakit geçirmek istediğiniz için ne kadar küçümsenmeye katlanabilirsiniz?

Arkadaşınıza duyduğunuz sevginin bedeli her defasında kişiliğinizin yerle bir edilmesi midir? Kendinizi toparlamak için her defasında kendi kendinizi iyileştirme çabalarına girmek midir? Bir insan kaç defa kanar, kaç defa yaralanır?

Kalbim kırık... Öyşe aşk acısı falan değil bu...

Bu sefer ki;

Dost acısı...

 

15 Kasım 2013 Cuma

Bu ülke bana ne verdi?

Bu ülkede herkes politikayı çok iyi bildiğinden! çok konuşan var farkındayım. Ancak çoğunun boş boş konuştuğunun da farkındayım. 

Ananemin deyimiyle özellikle "Devletin Başı" kadar boş konuşan birini hiç görmedim. Bu nasıl bir kadın düşmanlığıdır aklım almıyor. İstediğinin sadece kadını ortalıktan yok etmek olduğu aşikarken o dürüstlük timsali "Vallahi öyle bir şey yok, biz kadına değer veriyoruz" safsataları vahamet ötesi bir durum. 

43 yaşındayım... Bu kadar sene içerisinde dürüst ve doğru bir vatandaş olarak yaşadığımı düşünüyorum. Herhangi bir suç kaydım yok, topluma karşı işlemiş olduğum bir hata yok, vergilerimi kazandığıma göre kat be kat ödüyorum, hakkımda yanlış yaptığıma dair tek bir konu bulunamazken bu ülkede olup bitenler nedeniyle ben suça teşvikte bulunursam şimdi bu benim mi kabahatim olacak?

Bu Devlet beni koruyor mu? Bu Devlet benim başıma bir şey geldiğinde beni koruyup kollayacak mı? Bu Devlet ben ortada kaldığımda bana sahip çıkacak mı? Bu ülkede Devletin Başı'na karşı yapılan en küçük eleştiride herkes hoplayıp zıplarken, bunun suç teşkil ettiği söylenirken ve bunun akabinde hiç bir şekilde can güvenliğiniz olmazken, benim canım yandığında ağzımdan çıkacaklardan dolayı neden ben suçlu oluyorum? Beni kendileri suça iterken sorumluluğu neden üstlenmiyorlar?   

Bu ülkede olup biten yanlışların hangi birini sayayım? Her gün başıma bir şey geliyor, her gün "Allah kahretsin! Bu ülkede hiç bir şey düzelmez" deyip yılgın bir halde olanı kabullenerek yaşamaya devam ediyorum. Ben bu ülkede mutsuz, huzursuz, özgürlükten uzak, hakkını arayamayan ve ararsa da başı mutlaka derde girer korkusu içinde yaşayan bir bireyim. Aldatılıyorum, ahlaksızlıkla karşılaşıyorum, soyuluyorum ama beni koruyan yok. Neden? Çünkü zart zurt konuşmalarına rağmen Sosyal bir Devlette yaşamıyoruz. 

1 seneyi aşkın bir süredir kullanmadığım bir banka hesabımda borç çıktı. Bilirsiniz şirketler çalışanlarının maaşlarını Bankaya yatırırlar. Her şirketin çalıştığı banka ayrı. Her defasında yeni bir yerde hesap açıyorsunuz. Daha önce çalıştığım firmada açtırdıkları Garanti Bankası hesabımı çoookkk uzun bir süreden beri kullanmıyorum. En son ben kullanmayı bıraktığımda dahi hesap (+) artıdaydı. Sanki Şeytan dürttü. (Aslında ona Melek demek lazım) İnternetten hesaba girip bir bakayım kapanmış mı diye düşündüm ve kontrol ettim. Borç çıktı! Sebep? Kullanmadığım hesaptan her ay İşlem ücreti adı altında tahsilatlar yapılmış, aylarca devam etmiş haberim olmadığı için faiz bindirilmiş ve böylece bugün itibariyle 50 TL borcum olmuş. Rakam büyük değil. Ama belki de büyük! Bu da göreceli bir düşünce. Benim sokağa atacak 5 Liram bile yokken neden 50 Lira ahlaksız ve soyguncu bir bankaya vereyim. Telefon açıp "bu nedir kardeşim? Kullanmadığım bir hesaba neyin işlem ücretini alıyorsunuz da beni borçlandırıyorsunuz?" dediğimde aldığım cevap "ama sözleşmede yazıyordu, her ay alınır." 50 bin sayfalık minik yazılardan oluşan sözleşmeyi kimsenin oturupta günlerce okuduğu yok, her şeyi söylüyorsunuz bıdı bıdı,  müşteriler için önem teşkil eden böyle bir şeyi neden söylemiyorsunuz? Hepsini geçtim 1 sene olmuş, bu hesapta hiç bir hareket olmamış, hatta hesaba hiç girilip bakılmamış bile, banka olarak görevin hiç değilse 3-4 ay sonra müşteriyi arayıp uyarmak değil midir? Ben nasılsa o hesapla işim yok deyip unutsam, senelerce bakmasam ne olacak? 2-3 ay kullanılmayan telefon hatları otomatik olarak iptal olurken kullanılmayan banka hesapları neden iptal olmuyor? Bu Banka durduk yerde benden bu parayı aldığı zaman soyguncu olmuyor mu? Bu Devlet benim hakkımı nasıl arıyor? Vatandaşını birileri soyarken o hala neyin derdinde? Bildiğin aldatılıyorum, nasıl oluyorda buna göz yumuyor? 

Kardeşim benim namusumu bana bırakın ben sahip çıkarım, sen benim haklarımı koruyabiliyor musun onu söyle bana? Bu ahlaksızlık değil midir? Resmen soyuluyorum, bu kanuna aykırı değil midir? Beni koruyacak ne yaptın sen?

Bir kaç sene evvel evime hırsız girdi, günlerce korkudan uyuyamadım, ya tekrar girer, tepemde biri dikilirse diye. Karakola gidiyorum gerekli formları doldurmaya, "bulun bu hırsızı" diyorum aldığım cevap "Hanımefendi ben polisim, benim evime de girdi hırsız, ne yapalım? "oluyor. "Bana ne, senin evine de hırsız girdiyse? Bu mu beni rahatlatacak? Vay be! Polisin evine bile hırsız girmiş, e iyi, peki o zaman, bana her durumda girer, boş ver, hayatına bak kızım!" mı diyeyim? Bu mudur örnek olan şey? Verdikleri örneğe bak! Benim can güvenliğim yok, mal güvenliğim yok, kişilik haklarımın güvenliği yok! Yok oğlu yok bu memlekette. Şimdi ben memleket düşmanı olunca ben mi kabahatli oluyorum? Keskin bir bıçak üzerinde yaşıyorum. Tek başına ayakta kalmaya çalışan bir kadın olarak ama öncesinde bir insan olarak, korkularla ve çekincelerle, paranoyalarla yaşıyorum. Hakkınızı aramaya çalışsanız, uyguladıkları bürokratik işlemlerle zaten sizi yıldırıyorlar, Allah sizi bildiği gibi yapsın deyip bırakıp dönüyorsunuz.

Şimdi ben bu dolandırıcı bankayı Tüketici Hakları Derneğine şikayet edeyim, kim bilir kaç telefon görüşmesi yapacağım, kaç sayfa yazı yazacağım. Takip etmek için günlerce nasıl uğraştırılacağım, sonrasında zaten yoğun olan iş hayatınızda yılacağınız için lanet olsun deyip pes edeceksiniz. Hikayenin sonu belli. Farkı bir son mu olacak sanki? 

Gelip beni tutuklayacaklar mı? E buyursun gelsinler.... Allah belanızı versin! Nefret ediyorum bu ülkeden de, ülkedeki sahtekar zihniyetten de, dolandırıcı mantaliteden de, ahlaksız yaklaşımlardan da, duyarsız Başlardan da, arsız konuşmalardan da, yüzsüzce edilen laflardan da, göz göre göre sarf edilen yalanlardan da... Allah belanızı versin hepinizin!  

Sosyal Hukuk Devleti istiyorum... Haklarımın gözetildiğini bilmek, korunduğumu hissetmek, bu ülkede yaşamaktan memnunum demek istiyorum. Çok şey istediğimi sanmıyorum! Çok şükür çalışıyorum, elim ayağım tutuyor, sağlığım yerinde kimseye muhtaç kalmam inşallah, kimseden de para pul istemiyorum. Ama çok şey istediğimi de sanmıyorum. 

Sadece insan olarak, insan gibi yaşamak istiyorum. Bu kadar zor mu bu ülkede bunu istemek?    


  

14 Kasım 2013 Perşembe

Plaza Saçmalıkları

Plazalar hakkında herkesin aşağı yukarı bir fikri vardır. Dışarıdan baktığınızda o ihtişamlı koca koca binalar,  yapay aydınlatmaların da yardımıyla epey ışıltılı, size "Waoovv" dedirtecek ulaşılmaz yerler gibi görünür. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum!  İlk başta herkeste bu etkiyi yapar...  İçine girdiğinizde de göründükleri ihtişamlıkla boy ölçüşecek boyutta sizi hayal kırıklığına uğratırlar. Elbette bunda binaların suçu yoktur. Neticede hepsi beton, çelik ve camdan yapılmışlardır. Size bunu hissettiren içindeki insanlardır. Eminim psikolojide açıklaması olabilecek bir algıyla, doğrusu böyle ihtişamlı yerlerde hep ihtişamlı insanlar bulunur sanırsınız. Eğitimli, okumuş, oturmuş, belli bir birikim edinmiş, hayatta bir çok şeyi aşmış, neredeyse biraz da bilgeleşmiş, asil görünümlü, mütevazi ancak disiplinli, güleryüzlü ama samimiyeti nezaket sınırlarında olan, herkesi etkileyen kalitede birileridir sanırsınız buradakileri. Anlayacağınız binaların ihtişamlığı ister bunu. Hani olmazsa olmazı gibi görünür bu durum. Ama dediğim gibi durum hiiiççç öyle göründüğü gibi değildir. 

Freud hala hayatta olsa bununla da ilgili bir şeyler söylerdi sanırım.  Plaza kompleksi adını verir miydi bilemem ama benim teşhisim bu yönde. Plaza insanlarının hepsinde görünen bir "plaza kompleksi" vardır. Yakın zamanda psikologlar ve kişilik analistleri tarafından araştırılmaya ve incelenmeye başlanacak bir davranış şeklidir bu. Göründüğüyle yaşadığı aynı olmayan anlamında mesela! 

Dışarıdan baktığınızda hepsinde sahte bir kalite vardır. Üzerlerinde çok iyi taşıdığını sandıkları takım elbiselerinin içindeki adamlarla, şık olduğunu düşündükleri giysilerin içindeki kadınlar dünyayı kendileri yaratmış gibi bir duruş sergiler bu binaların içinde.  Hepsi hasbelkader bir okulu bitirmiş olduklarından Üniversite bitirenin mutlaka muhteşem bir imajının olduğunu düşünürler. Sanki hepsi Harvard Hukuk  ya da Yale ekonomi mezunu. (Daha farklı okul ve bölümler de sayabilirim şimdilik kısa kesmek maksatlı uzatmıyorum!)  Hal böyle olunca insan tavırlarında da belli bir düzeyin üstünde aksiyon bekliyorsunuz. Mesela, güleryüzlülük, nezaket, selamlaşmak, hitap şeklinde belirgin bir kibarlık, çevresine karşı duyarlı, insanlara yaklaşımı etkileyici ve saygı uyandırıcı, görgülü, ahlaklı vs vs vs. (Bu liste de uzar gider, bunu da kısa kesiyorum) 

İşte böyle insanların içinde, en az 10 yıldır aynı binada çalışmış, her gün gördüğü ancak yokmuş gibi davrandığı güvenlikteki ya da danışmadaki insanlara selamı çok gören insan sayısı azımsanacak gibi değildir. Hatta tam tersini yapan insan sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Hatunlar en kırıtkan halleriyle korkunç amatör makyajları ve uyumsuz kıyafet seçimleriyle neredeyse baş ağrısı yaratacak görünümdedirler. Aynı asansöre binip aynı yüzü her gün gördüğü halde ilk defa görüyormuş gibi davranıp selam vermemek için havalara bakanlar mı, sabah yediği sarımsaklı yiyecek (artık sucuk mu yer, salam mı bilemem, zengin ya bunlar, sofralarından eksik etmezler şarküteri ürünlerini ama hafta arası kokar mıyım acaba diye düşünme yetileri yoktur o ayrı) yüzünden o asansörü korkunç bir kokuya boğanlar mı, gördüğünüz aynı yüzlere sırf nezaketinizden selam verdiğiniz için sizin ondan hoşlandığınızı düşünüp peşinize düşen amele ruhlu erkekler mi, ( bu da neyin aklıdır çözemedim bir türlü, sırf bu yüzden beni de kendilerine benzettiler, selam veremez oldum ya tebrik ediyorum hepsini) evinizde temizlik yaparken dahi giyinmeyeceğiniz kıyafetleri üzerine geçirip gelen zevksizlik abidesi hatunları mı, hadi metroda alıştık, eğitim seviyesini ortalamaya bölersek orada karşılaştığımız insanlara önce ineni bekleyin, sonra binersinizi anlatmak hakikaten güç de, Plazadaki asansörlerden ineni beklemeden içeri dalmaya çalışan üniversite mezununu mu, açıp çıktığı kapıyı arkasından geleni gördüğü halde tutmayıp, suratına çarptıranı mı, hangi birini size anlatayım bilemiyorum... Hepsini geçiyorum, artık kabullendim ki bizim insanımızdan Plaza insanı olmaz!!! Ancaaaak nedir bu kadınların tuvaletlerde saatlerce süslenme seansları kardeşim? 

Her sabah aynı krizi yaşıyorum. Sinirimi anlatmaya, öfkemi tarif etmeye kelime yok. Her sabah 15 dakika erken kalkıp makyajını, saçını başını evde yapması gereken o süslü hatunların, sanki plaza tuvaletleri onların yatak odalarının özel tuvaletiymiş gibi evlerinden saç kurutma makinesinden, maşalara kadar sahip oldukları bilumum aletleri getirip, tüm makyaj malzemelerini bir yelpaze şeklinde yayıp her gün, evet evet abartmıyorum her gün! saatlerce o tuvalette sanki çekime çıkacakmış gibi makyaj seansı düzenlemesine bir anlam veremiyorum. 

Tuvalet denilen mekan insanların özel alanıdır. Erkekleri bilemem ancak kadınlar öyle birbirlerinin pipilerine bakıp hangisi daha uzun yarışması yapmaktan hoşlanan canlılar olmadığından daha mahrem bir şekilde tuvalet kullanımı isterler. Her sabah büyük bir sıkıntıyla gittiğim tuvaletten bildiğim tüm küfürleri ederek çıkıyorum. Hali hazırda yan kabinde birileri varken tuvalete girmek inanılmaz rahatsız edici bir şeyken ve bir an evvel yandakinin çıkmasını bekleyip tuttukça tutarken çişinizi, her an bağırsak düğümlenmesi, böbrek sorunları ya da mesane esnemesi gibi bir hastalıkla karşı karşıya kalacağınız riskini de taşırken, o tuvalette saatlerce saçını maşalayıp, 2 saatte makyajını tamamlayamayan kadın bozmalarından gerçekten yıldım. O kadar süsüyle uğraşınca sanırsınız ki Plazalardaki hatunlar hijyene çok dikkat eden, temiz pak canlılar! Burada yüksek sesle hah haaayyyttt diye gülesim var... Buralardaki tuvaletlerin Taksim Meydanındaki herhangi bir umumi tuvaletten daha beter halde olduklarına büyük bir gönül rahatlığıyla bahse girerim. Yerlerde etrafa saçılmış tuvalet kağıtları mı, kullanılmış pedlerin hiç bir anlam ifade etmeyen şekliyle çöp kovasında değil de yerlerde olması mı, içlerine düşen saçlarını almadıkları için lavaboların rezil halde bırakılması mı, sadece tek bir dokunuşla sifonu çekebilecekken sanırım parmağının incinmesinden korkup içine ettiği tuvaleti öylece bırakanı mı, sanki uzaktan basket atmak istemişlerde bir türlü sepetin içini tutturamadıklarından etrafta top top kalmış el kurulama havlularını mı, dişlerine o kadar özen gösteriyorlar ki zırt pırt dişlerini fırçaladıklarından lavabonun her yerine bulaşmış olan diş macunu artıklarını mı, doğru düzgün kullanımını beceremediklerinden akıttıkları ve lavabonun yanından aşağı doğru yol yol giden sıvı sabunları mı, daha neyi anlatayım size bilemiyorum. 

O maşaları alıp onların ellerine yüzlerine bastırasım var. Sen saçını başını maşalayacağına önce adap erkan öğren diyesim var, ancak sorun şu ki, o üniversite mezunu ve süsünden tafrasından çoookkk kaliteli olduğunu düşündüğünüz hatunlar böyle uyarılarda birden bire 180 derecelik bir dönüşle, aklınızın dahi alamayacağı şekliyle inanılmaz yırtıcı kenar mahalle dilberlerine dönüşebiliyorlar. Hepsi Terminatör filmindeki şekilden şekile giren sahte karakterler gibidir. Dolayısıyla önünüzde iki seçenek oluşuyor, ya onlar gibi olacaksınız ya da onlardan uzak duracaksınız! 

Ancak her geçen gün daha da büyük bir inançla fark ediyorum ki; bu ülkeye üniversite mezunları değil, toplumda nasıl yaşanması gerektiğini bilen insanlar lazım. Ayrıca acilen ilkokul düzeyinde Adab-ı Muaşeret derslerinin müfredata konulması lazım! 

Plaza insanıyla kenar mahalle insanın hiiiiççç bir farkı yok. O yüzden kimse havalara girmesin. Dışarıdan görünen o ihtişam, ışıltı, binalardan, binalardan!! !               






13 Kasım 2013 Çarşamba

Hayal Kurabilsem ya!




Enerjim o kadar çekilmiş ki uzun süredir hayal kuramadığımı fark ettim. 

Acaba diyorum, hayal kurabilmek yaşla mı alakalı yoksa ruh haliyle mi alakalı? 

Küçükken de, ergenlik döneminde de hayallerim vardı. Uyumadan önce en sevdiğim şeydi hayal kurmak. Aslında bilirim gerçekleşmeyecek ama olsun, kısacık bir süre de olsa, ihtimaliyle mutlu oluyorum ya, yetiyordu bana... 

Hayal kurabilmek güzel şey aslında. Kurduğunuz hayallerin illaki gerçekleşmesi gerekmiyor...  İhtimali bile bizi mutlu ediyor ya, önemli olan o. 

Şöyle oturdum, düşündüm ne zamandır hayal kuramadığımı fark ettim. Acaba dünyadan el ayak mı çekiyorum? Yoksa artık umudumu mu yitirdim? Ya da hiç bir şeyin önemi mi kalmadı hayatımda? Çıkamadım işin içinden anlayacağınız. En mantıklı açıklama; enerjimi yirtirmişim hayata karşı. 

Belki de yeni bir başlangıç yapmak gerek. Hayatımda köklü değişikliklere gidip, başka başka seçenekler çıkarabilmeliyim karşıma. 

Bir şeyi kırk defa dersen olurmuş dedikleri gibi ben de burada diye diye inşallah hayatımda yeni bir dönem açacağım. Beni bağlayan tüm iplerden, alışkanlıklardan kurtulacağım ve yeni bir evre başlatacağım hayatımda. İnşallah! Sık sık söylersem yakında ben de inanacağım umarım...      

Tüm bu değişiklikler için cesaret gerek elbette. Korkak olduğumdan değil mesele;  sorun sağlam basmaya çalışmakta. 

Cesaret adını verdiğimiz erdem, başıboş bir kahramanlık, anlamsız bir atılganlık ve cüretkârlık, her tehlikeyi düşüncesizce göğüsleme olmayıp; neden korkulup neden korkulmayacağına, neyin göğüslenmeye değer olup, neden kaçınmanın iyi olacağına ilişkin bilgiden başka bir şey değildir,  demiş Sokrates.

Üstat hislerime tercüman oluyor işte. Yanlış adım atmamak, iyice tartıp biçmek için belirli bir süreyi kurban ettim çaresi yok. Hesabı iyi yapmak gerekiyor. Ani kararlar verip sonrasında sorunlarla boğuşmak çok da akıllıca olmayacağından, Üstadı dinliyorum ve Cesaret konusunda erdemli davranmaya çalışıyorum. 

Tamam, peki kabul ediyorum; kesin alınacak kararlardan önce biraz beklemek ve zamanı değerlendirmek gerek.  Ancak bu süreçte birazcık da olsa hayal kurabilsem ya! 



12 Kasım 2013 Salı

Herkes ölür ama herkes yaşamaz




"Death is more universal than life, everyone dies but not everyone live." 
"Ölüm yaşamdan daha evrenseldir, herkes ölür ama herkes yaşamaz" demiş Andrew Sachs. 

Bugün aklıma geldi yine... İş yerinde bir arkadaşımın babası vefat ettiği için bugün bir cenazeye katıldım ve yine bu söz geldi aklıma.  

Son zamanlarda "Criminal Minds" girişleri yapar oldum. Dizinin her bölümüne bir alıntıyla başlarlar sonra da bir alıntıyla bitirirler... Ben de kendi Suçlu Zihnimi döküyorum buraya. Aslında daha yazabileceğim çok şey var da, kontrolü elden bırakmamaya çalışıyorum...  

Bazen tek bir cümle anlatmak istediğimiz onlarca cümleye eş oluyor, öyle değil mi? 

İşte bu da onlardan biri... Kabul etmemiz gereken bu gerçeklik aslında. Hepimiz öleceğiz işte! Ama kaçımız "yaşadım!" diyeceğiz. Yaşamak derken öyle nefes aldım verdim, yedim içtim, değil benim dediğim. Kayda değer ne yaptık? Yaşadık dedirten ne yaptık? 

Biliyorum çok idealistçe geliyor... Biliyorum çoğunuz gülüyor, alay ediyor... Biliyorum çoğu kişi "eee daha ne yapacaktık ki?" diyor... Ama bence yaşamak, öyle biraz şurada hoplayım, biraz da burada zıplayım, biraz burada yiyeyim, biraz da şurada içeyim değil işte. Yaşamak demek, hayallerinin peşinden gitmek, kendi hayatını başkaları için değil kendin için yaşamak demek. Yaşamak demek, tıpkı Jonathan Livingstone gibi korkulardan arınıp, etrafındaki canlıların cesaret edemediği bir yüreklilikle kanatlarını başka diyarlara çırpmak demek. Sırf etrafındakiler başka türlüsünü bilmiyor, yapmıyor diye senin de onlarla aynı şeyleri yapman değil, farklılaşabilmen demek. 

Son yıllarda etrafımdaki herkes o kadar mutsuz ki... Kimi zaman buna ben de dahilim... Kısmen mutsuzluklarımın çoğunu özümseyip içimde yok edebiliyorum. Çünkü beni herkesten ya da her şeyden izole eden güzel bir evim var. Oradaki mutluluğumun ifadesi az gelir herhangi bir kelimeyle anlatmaya. O yüzden belli bir kelime kullanmakta zorlanıyorum...  Sanırım oradaki mutluluğum "Özgürlük"'le eş anlamlı. Bir köleye verilen özgürlük onu ne kadar mutlu ederse işte benim mutluluğum o derece. Bilmem anlatabiliyor muyum?  

Sanırım insanların gerçekten! yaşayabilmesi için gerçekten! özgür olmaları gerekiyor. Özgürlüğün kısıtlaması öyle cezaevleriyle, hücrelerle de olmuyor her zaman. Çoğunlukla buraların dışında olan insanlar oralardakilerden daha fazla özgürlükten mahrum haldeler. 

Son 6 yıldır yalnız yaşıyorum ve hayatımın ondan önceki 35 yılında yaptığımdan daha fazla şey yaptım kendim için. Bedelleri oldu elbette. Tek başına ayakta kalmaya çalışmak hiç bir zaman kolay olmaz. Ancak bir şeyi çok istiyorsanız matematiğini de ona göre yapmanız gerektiğini hatırlatmak isterim. 

"Liberty means responsibility. That's why most men dread it." demiş George Bernand Shaw. Özgürlük sorumluluk demektir, bu yüzden çoğu insanın ondan ödü kopar demiş yani. İşte insanlara bu sorumluluk duygusu öyle ağır gelir ki azıcık bir yük taşımanın zoruna, tüm hayatlarını başkalarının ellerine bırakırlar. Sonra da yana yakıla mutsuzluklarını anlatırlar. Sorumluluk denen şey bence; her insanın öncelikle kendine karşı olan sorumluluğudur. Eğlenmek, gezip tozmak herkesin hakkı, herkesin de belli bir süre yapması gereken şey aslında. Ama bazen hayatlarını bunlar üzerine kuran insanlara anlam veremiyorum. Maalesef ki çok şey hayatta paraya bakar. Ki buradaki garip ironi ise; parası olanın hayata dair bir halt edememesi, parası olmayanın da bir çok idealistçe hayalinin olup bunları gerçekleştirecek parasının olmayışıdır. Buna söylenecek bir söz bulamadım henüz. Gerçi var da burada yazmak uygun düşmez! 

Durumları genelleme yapmak istemem hiç bir zaman. Herkesin gerçeği herkese sonuçta. Genelleme belli bir kalıba oturtur herkesi, oysa her bireyin farklı hikayesi olur, değil mi? Ancak bilmem farkında mısınız kimsenin farklı hikayesi yok!  Hep aynı hikayeleri dinliyoruz. Minik değişikliklere rağmen hikayelerin hepsi neredeyse aynı... Birbirinin benzeri hüzünlü öyküler... Herkesin ayağında ağır bir taş, denizin dibine doğru sürükleniyorlar... Herkesin etrafında onca insan ama öyle yalnızlar ki. Öyle yalnızız ki... 

Ölüm herkes için var da, galiba önce yaşamayı bilmek lazım. Hakkını vermek lazım hayatın. Hakkını vermediğimiz de yaşamın, kış ortasında kalmış yalnız kurt gibiyiz... Hepimiz...