Günün Sözü

Umut her daim vardır...

7 Şubat 2014 Cuma

Ben Gallileo Galilei'yim Sizse Vatikan!

Gallileo "Kardeşim, içinde bulunduğumuz dünya yuvarlak! Azıcık kafanızı kullansanız, başınızı o gömdüğünüz kumdan çıkarıp kaldırsanız, siz de göreceksiniz de; bu inat niye ben anlamıyorum." demiş.

Yani tabi ki tam olarak bu kelimeleri kullanmamıştır da aşağı yukarı bunu demeye getirmiş.

Hee, karşısındakiler ne yapmış? Popolarının rahatlığı bozulmasın, başka da kimse gözünü açmasın, iktidar gücünü kaybetme tehlikesini bertaraf edelim, doğruları kimsenin bilmesine gerek yok, bu adam da çok konuşuyor diyerek, kurdukları saçma sapan mahkemelerle hükmü vermiş, adamcağızı dooğğruuu zindana sepetlemişler. Zaten çok da yaşamamış sonra... Kapatıldığı zindanda ölmüş.

Ne zaman başkalarının rahatını bozan gerçeklerden bahsetseniz ya da eylemler yapsanız aldığınız tepkiler Gallileo'ya gösterilenlerden farklı değil. Bu devirde Orta çağ mahkemesi yok elbette, ama zihniyet aynı... Ha gerçek karanlık bir hücreye kapatılmışsınız, ha düşünme yetiniz köreltilerek beyninizi karanlık hücreye çevirmişler çok da farkı yok aslında.  Orta çağ zihniyetindeki primatlar hala eylem halindeler anlayacağınız. 

Çoğu zaman gözlemlediğim durum şu ki; insanlar kendi yarattıkları yapay yalancı dünyalarında gerçeklerden uzak ve kabul etmez şekilde yaşıyorlar. Bazen şaşkınlık verici şekilde keşfediyorum ki; inanıyorlar!  O yapay dünyaya, yaptıkları eylemlerin haklılığına, tek doğruyu kendilerinin bildiğine, gerçekten inanıyorlar... Derinlerde bir yerde aslında çirkin bir kaşıntı gibi bir yerlerini tırmalayan minik dürtüler var ama dedim ya; eğer gerçekleri kabul ederseler rahatları bozulacağından, kafalarında yarattıkları dünya, iskambil kartlarıyla yapılmış kule gibi yıkılacağından inatla inkar ediyorlar. Kendilerine o gerçekleri gösteren, hatırlatan, söz eden ne varsa etraflarında hepsini yoklarmışçasına görmezden gelip sanki onlar hiç olmamış gibi davranabiliyorlar.  

Bu rahatlatıcı bir eylem aslında. Düşünsenize; kendinizi mükemmel bir yaratık olarak addedip sonra bunun tersini söyleyen her şeyi, herkesi inkar edip, kendinizden uzak tutup, bu inanca sarılabilirsiniz. Çevrenizde sizi bu şekliyle kabul edecek zeka yoksunu bir çok kişi bulabilirsiniz. İnanın bana bulursunuz! Çünkü o primat zekalılar maalesef etrafımızda o kadar çok ki, siz Gallileolar her defasında o zindana kapatılmaya mahkumsunuz... Bundan kaçış yok. Tek sebebi de "güç" denilen olgunun (aslında ben Power demeyi daha çok seviyorum  :) ) hasbelkader onların elinde olmasından kaynaklanıyor. 

Gallileo'yu düşünün. Zamanının en üstün zekalarından birine sahipti. Zeka özürlü bir kaç din adamının elinde bulunan güç nedeniyle, hayatının son bulduğu nokta hepimizin malumu. Kabul etmesi acı da olsa maalesef durum bu. 

Birileri güç peşinde koşar ve bu yolda her şey mübahtır düsturunda  hareketle sonunda elde eder, birileri sadece doğruların peşinde koşar ve gerçekleri sunmaya çalışır ama gelinen nokta da galip gelen her defasında Güç'tür. Güç her zaman yalanlar, yapaylıklar üzerine kurulur ve gerçeklerin olabildiği kadar uzağındadır. Bu yüzden de Gerçeğin kazanmasına asla izin vermez!

Bir gün tüm gerçekler yüzeye çıkacaktır... Bir gün tüm zindanlar bir daha var olmamacasına yok edilecektir ve elde sadece gerçekler kalacaktır. 

Ama bugün Ben ve benim gibiler Galileo Galilei'yiz, dünyanın geri kalanıysa Vatikan!   

       


8 Ocak 2014 Çarşamba

Dostluk Baki, Sevgili Fani...

Bir zamandır yeni bir arkadaş kazanmaya çalışıyorum... Aslında ona kalsa sevgili olmamız lazım. Başka şartlarda doğrusu güzel de olurdu... Ancak şartlar maalesef dedirtecek durumda.

Doğru şartlar yoksa karagözlü olmanın anlamı da yok. Yoksa gözüm karadır gönül işlerinde. :) Ancak şu an ki durumda yapılacak en güzel şey,  iyi arkadaş olmak, dost kazanmak. Bu yolda da epey ilerleme kaydettim sanırım ve birilerinin daha gözünde arkadaş olarak kaldım. Doğrusu da bu zaten... 

İnsanların sevgisizlikten, şefkatsizlikten, yalnızlıktan, anlaşılmamazlıktan, bıkkınlıktan, aynılıktan ve hatta ayrılıktan ne kadar mutsuz olduklarını görüyorum. Öyle zor ki bu şekilde yaşamak. Herkes kapana kısılmış gibi... Bu ruh hali de genelde insanlara yanlış yaptırıyor. Pişmanlıklarla dolu büyük hataların içine sokuyor. 

Son yıllarda evlilik meselesini çok kurcalar oldum. Aslına bakarsanız benim çok kurcaladığım yok, doğrusunu söylemek gerekirse arıza hallerim için bekar yaşamak bana göre tam saltanat, ancak toplumsal gereklilikler ve genellemeler nedeniyle bekarsanız ve bundan sonsuz mutluluk duyuyorsanız sizde kesin bir sorun var bakışı oluşuyor yüzlerde. İnsanlar kabullenemiyorlar onlardan aykırı davrandığınızda. Mutlaka sürü içinde yaşamanız ve o sürünün kurallarıyla yaşamanız gerektiğini düşünüyorlar. Ya kendilerinde değişiklik yapacak güç yok - aslına bakarsanız kendilerinden epey de mutlu yaşayan birini görünce tahammül edemeyip aynı belanın içine başkalarını da çekmek istiyorlar- ya da hakikaten onlara doğduklarından beri öğretilen kurallara o kadar boyun eğerek yaşıyorlarken, sorgulamadan doğrusunun o olduğuna inanarak sizi aynı kumpasının içine çekmeye çalışıyorlar.

İşte benim, küçük bir kız çocuğunun istediği bir şeyi almak için yerlerde tepinerek gösterdiği tepki gibi bir tepki göstererek, bilinen klişeleri yapmamamın sebebi bu. Aynı mutsuzluğun ve ızdırabın içinde kaybolmak istemiyorum.

İnsanlar farklı farklı. Bunu artık hepimiz biliyoruz. İnsanların çoğu (genellemelerden nefret etsem de bazen maalesef gerekiyor) yalnızlıktan hoşlanmaz. Hatta bu düşünce onları dehşete düşürür. Sanki etraflarındaki kuru kalabalığın onlara bir faydası var?  Halbuki yoktur da... Bir türlü bunu kabul etmek istemezler. Gerçi onları anlıyorum da... Sonuçta insanlık ortaya çıktığından beri toplumsallaşma yoluna doğrudur tüm yapılanlar. İnsanoğlu toplumsal bir varlık sonuçta. Bu durumda bazen ben hala neandertal dönemi insanı mıyım diye de düşünmüyor değilim hani? Hatta daha öncesine, primat zamanına da denk geliyor olabilirim. Bu düşünce bana daha ferah geldi. Primat dönemde kimsenin elektrik, su, doğal gaz faturası gibi dertleri yoktur sanırım... Hmm düşündüm de hakikaten çekici bir fikir. :)

Herneyse, konu dağıldı. Demem o ki, karşıdan öyle görünmüyor olabilir ama... Evet, yalnızlıktan çok memnunum, canımın istediğini yapmak ve yapabileceğimi bilme düşüncesi beni sınırsız bir özgürlük içinde hissettiriyor, kimseye hesap vermek gibi bir durumum yok ve kafama estiği gibi yaşıyorum, çok hareketli bir yaşamım olmayabilir,  hatta çok sıkıcı da görünebilir, kendimi meşgul edecek bir çok şeyle uğraşıyorum, her gece dışarıda eller havaya yapmıyorum, hatta en son ne zaman yaptım onu bile hatırlamıyorum, ancak canımın istediğinde yapabileceğimi de biliyorum, uzaktan her şey lay lay lom görünüyor olabilir ama.... Dürüstçe ifade etmeliyim ki, Evet, ben de çoğu zaman şefkat ve ilgi ihtiyacı içinde oluyorum, Evet ben de hayatımda yaptığım her şeyi paylaşacağım, anlatacağım, güleceğim, sarılacağım, kollarında olmak istediğim özel biri olsun istiyorum hayatımda... Ama bu demek değil ki sırf bu uğurda her şeyi feda edeceğim. Sırf herkes öyle istiyor ya da sanki olması gereken oymuş gibi onların aldığı şekli alacağım, ufak sevgi kırıntılarına yüzümü döneceğim... Benim köşelerim var, girintilerim çıkıntılarım, eğriliklerim, yamukluklarım var. Tüm o kıvrımlar beni ben yapan şeyler ve "ben" olmaya da devam edeceğim. 

Ben kırıntılarla yetinmem, her şeyi tam isterim, Tamamlanmak isterim... İki yarım yan yana gelince tamamlanmıyor. Ancak o iki yarımın tüm kıvrımları, girintileri, çıkıntıları eşleşirse tamamlanıyor. Yap boz parçaları gibi... Ben tamamlanmayı bekliyorum... 



3 Ocak 2014 Cuma

Kahrolası 158. bölüm


Uzun zamandır geçemediğim Candy Crush'ın 158'inci bölümünü bu sabah Metro'da sırf vakit kaybetmek için oynarken mucizevi bir şekilde geçiverince az daha çığlığı basacaktım sevinçten. İçim öyle kıpır kıpır ki, kendimi kabinden dışarı atıp, merdivenlere yöneldiğim anda telefonu deli gibi tuşlamaya başladım. 

Saattin kaç olduğu hiç umurumda değildi... Azıcık bile, "uyuyor mudur?" diye düşünmedim... Uyuyorsa da uyansın bunu hemen paylaşmam lazım dedim kendime. Allah'tan ses hiç uykulu değildi. Selam bile vermedim. "Biliyor musun, o kahrolası 158'inci bölümü biraz evvel metrodayken geçtim az daha çığlık çığlığa şarkı söyleyecektim" dedim. Nasıl bir kahkaha patladı kulağımda. :) 

İşte böyle. Tüm manyaklıklarımız bile bize normal geliyor, saçmaladığımız anlar çok var. Başkaları için küçümsenecek çok şey yapıyor olabiliriz ama biliyorum ya orada, ben ne zaman ararsam arayım gülüyor, ne delice şeyler söylesem de normal karşılıyor, yaptığım hatalarda da , doğrularda da yanımda oluyor ya; işte bunu bilmenin beni nasıl huzura erdirdiğinin, nasıl rahatlattırdığının, nasıl mutlu ettiğinin karşılığı yok, ifadesi yok, anlatılır bir tarafı yok anlayacağınız. 

Hep biliyorum orada... Ne zaman ararsam arayım orada...  Öyle şanslıyım ki...

Dilerim bu sene herkes benim kadar şanslı olur. 

Her şeyi boş verin... 

İki tane şeye ihtiyacınız var bu sene. 

Birincisi Sağlık.... Ve bir de aynen benim ki gibi bir dost! 

Gerisi boş!!!!  




17 Aralık 2013 Salı

Suskunluk

Bazen sadece susmak gerekir ya... Ne diyeceğinizi, ne tür cümleler kuracağınızı bilemezsiniz... İşte böyle bir durumdayım ne zamandır. Yazacağım... Tekrar yazacağım da, biraz zamana ihtiyaç var... Hele biraz dinginleşsin her şey. Ben sindireyim her şeyi, işte o zaman tekrar devam edecek her şey eskisi gibi. 

Zaten başka da çare var mı? Her şeye rağmen, tüm kötülüklere, tüm kötü şeylere rağmen hayat devam ediyor... Acı bir şekilde de olsa devam ediyor işte...

20 Kasım 2013 Çarşamba

Kendimi anlatmak zor

Bir kaç gündür canım sıkkın, kendimle hesaplaşmalardayım ya... Hala irdeliyorum kendimi.

Sevmediğim yanlarım var. Sanırım herkesin vardır. İnsanları mutsuz edecek derecedeki kötü taraflarımı yontmaya, elimden geldiğince yok etmeye çalışıyorum. Elimden geldiğince, saygılı, ön yargısız, eşitlikçi ve terbiye sınırları içinde olmaya çalışıyorum. 

Fevri biri olduğumu biliyorum, bazen ani çıkışlarımın olduğunu da. Ama hiç bir zaman kişisel olmamıştır bu çıkışlar. Heyecanlı bir yapıya sahibim farkındayım. Yüksek sesle konuştuğumun ve anlatım tarzımın sessiz sedasız olmadığını da biliyorum. Ama beni, ben yapan özellikler de bunlar. Bazen çok düşük sesle bir şey anlatan insanları (her ne kadar doğru düzgün duyamasam da) takdir ediyorum. Hatta çoookkk yavaş konuşan insanlara (her ne kadar o yavaşlıktan dikkatim dağıldığı için üçüncü dakikadan sonra dinleyemiyorsam da) imreniyorum. Ben de yavaş yavaş konuşayım, alçak sesle anlatayım ne anlatacaksam dediğim zamanlar oluyor. Ama o şekilde anlatmaya başladığım an, hiç bir şeyi anlatamaz oluyorum. Etkiyi vermiyor anlatmak istediklerimin. Beni nasıl etkilediğine dair göstermem gereken tepkileri tatsız, tuzsuz, ruhsuz anlatıyormuşum gibi geliyor. 

Sonra fark ediyorum ki ben böyleyim. Ben buyum! Bir başkasında düz duran ben de sakil duracaktır. Ben de düz duran bir başkasında sakil duracaktır. İnsanlar çeşit çeşit, farklı farklı. Herkesin her şeye gösterdiği tepkiler apayrı. Benim de tepkilerim, anlatım şeklim bana göre. 

Bununla ilgili ne yapabilirim bilmiyorum... Ama başkalarına bu şekilde baş ağrısı veriyorsam, rahatsız etmemek için o kişilerden uzak durmaya karar verdim. Beni ben olarak kabul edemeyenleri, benim de rahatsız etmeye hakkım yok diye düşünüyorum. Bana çok adilane ve mantıklı bir çözüm gibi geldi. 

Bu saatten sonra değişemem ki... Başkalarına zarar veren şeyler yapıyorumdur bunu değiştirmeye, yok etmeye çalışayım ancak kişiliğimin bir parçasını nasıl değiştirebilirim ki? 

Aynı şeyi farklı yapan yüzlerce insan var, hepsini bir standarda oturtmaya kalksak o kişilerden böyle bir şey istemek haksızlık olmaz mı? Herkesin yürüme şekli, konuşma şekli, davranış şekli başkadır. Benim de kendime özgü tavırlarım var. Hepsini sevdiğimi iddia etmiyorum ancak beni kabul eden de ona büyük felaketler getirmeyecekse bu şekilde etmeli diye düşünüyorum. 

Anlatacak çok şey var da kısa kesmek en iyisi...

Söylemeden edemeyeceğim;

"Verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz..." 

 


18 Kasım 2013 Pazartesi

Kalbim Kırık




30 senedir görüştüğünüz insanların sizi aslında hiç tanımadıklarını farkettiğinizde ne hissedersiniz?

Ya da belki tanımışlardır da bir türlü sizi, siz olduğunuz için kabul edememişlerdir. Kendilerine göre bir siz yaratma çabalarının, sizi sürekli yerden yere vurmak olduğunu sanmışlardır.

Kalp kırmamak, gönül kırmamak için suskunluğa sarıldığınızda karşınızdakinin kendini haklı görmesi karşısında ne yaparsınız?

Sadece arkadaşınızı sevdiğiniz ve onunla vakit geçirmek istediğiniz için ne kadar küçümsenmeye katlanabilirsiniz?

Arkadaşınıza duyduğunuz sevginin bedeli her defasında kişiliğinizin yerle bir edilmesi midir? Kendinizi toparlamak için her defasında kendi kendinizi iyileştirme çabalarına girmek midir? Bir insan kaç defa kanar, kaç defa yaralanır?

Kalbim kırık... Öyşe aşk acısı falan değil bu...

Bu sefer ki;

Dost acısı...

 

15 Kasım 2013 Cuma

Bu ülke bana ne verdi?

Bu ülkede herkes politikayı çok iyi bildiğinden! çok konuşan var farkındayım. Ancak çoğunun boş boş konuştuğunun da farkındayım. 

Ananemin deyimiyle özellikle "Devletin Başı" kadar boş konuşan birini hiç görmedim. Bu nasıl bir kadın düşmanlığıdır aklım almıyor. İstediğinin sadece kadını ortalıktan yok etmek olduğu aşikarken o dürüstlük timsali "Vallahi öyle bir şey yok, biz kadına değer veriyoruz" safsataları vahamet ötesi bir durum. 

43 yaşındayım... Bu kadar sene içerisinde dürüst ve doğru bir vatandaş olarak yaşadığımı düşünüyorum. Herhangi bir suç kaydım yok, topluma karşı işlemiş olduğum bir hata yok, vergilerimi kazandığıma göre kat be kat ödüyorum, hakkımda yanlış yaptığıma dair tek bir konu bulunamazken bu ülkede olup bitenler nedeniyle ben suça teşvikte bulunursam şimdi bu benim mi kabahatim olacak?

Bu Devlet beni koruyor mu? Bu Devlet benim başıma bir şey geldiğinde beni koruyup kollayacak mı? Bu Devlet ben ortada kaldığımda bana sahip çıkacak mı? Bu ülkede Devletin Başı'na karşı yapılan en küçük eleştiride herkes hoplayıp zıplarken, bunun suç teşkil ettiği söylenirken ve bunun akabinde hiç bir şekilde can güvenliğiniz olmazken, benim canım yandığında ağzımdan çıkacaklardan dolayı neden ben suçlu oluyorum? Beni kendileri suça iterken sorumluluğu neden üstlenmiyorlar?   

Bu ülkede olup biten yanlışların hangi birini sayayım? Her gün başıma bir şey geliyor, her gün "Allah kahretsin! Bu ülkede hiç bir şey düzelmez" deyip yılgın bir halde olanı kabullenerek yaşamaya devam ediyorum. Ben bu ülkede mutsuz, huzursuz, özgürlükten uzak, hakkını arayamayan ve ararsa da başı mutlaka derde girer korkusu içinde yaşayan bir bireyim. Aldatılıyorum, ahlaksızlıkla karşılaşıyorum, soyuluyorum ama beni koruyan yok. Neden? Çünkü zart zurt konuşmalarına rağmen Sosyal bir Devlette yaşamıyoruz. 

1 seneyi aşkın bir süredir kullanmadığım bir banka hesabımda borç çıktı. Bilirsiniz şirketler çalışanlarının maaşlarını Bankaya yatırırlar. Her şirketin çalıştığı banka ayrı. Her defasında yeni bir yerde hesap açıyorsunuz. Daha önce çalıştığım firmada açtırdıkları Garanti Bankası hesabımı çoookkk uzun bir süreden beri kullanmıyorum. En son ben kullanmayı bıraktığımda dahi hesap (+) artıdaydı. Sanki Şeytan dürttü. (Aslında ona Melek demek lazım) İnternetten hesaba girip bir bakayım kapanmış mı diye düşündüm ve kontrol ettim. Borç çıktı! Sebep? Kullanmadığım hesaptan her ay İşlem ücreti adı altında tahsilatlar yapılmış, aylarca devam etmiş haberim olmadığı için faiz bindirilmiş ve böylece bugün itibariyle 50 TL borcum olmuş. Rakam büyük değil. Ama belki de büyük! Bu da göreceli bir düşünce. Benim sokağa atacak 5 Liram bile yokken neden 50 Lira ahlaksız ve soyguncu bir bankaya vereyim. Telefon açıp "bu nedir kardeşim? Kullanmadığım bir hesaba neyin işlem ücretini alıyorsunuz da beni borçlandırıyorsunuz?" dediğimde aldığım cevap "ama sözleşmede yazıyordu, her ay alınır." 50 bin sayfalık minik yazılardan oluşan sözleşmeyi kimsenin oturupta günlerce okuduğu yok, her şeyi söylüyorsunuz bıdı bıdı,  müşteriler için önem teşkil eden böyle bir şeyi neden söylemiyorsunuz? Hepsini geçtim 1 sene olmuş, bu hesapta hiç bir hareket olmamış, hatta hesaba hiç girilip bakılmamış bile, banka olarak görevin hiç değilse 3-4 ay sonra müşteriyi arayıp uyarmak değil midir? Ben nasılsa o hesapla işim yok deyip unutsam, senelerce bakmasam ne olacak? 2-3 ay kullanılmayan telefon hatları otomatik olarak iptal olurken kullanılmayan banka hesapları neden iptal olmuyor? Bu Banka durduk yerde benden bu parayı aldığı zaman soyguncu olmuyor mu? Bu Devlet benim hakkımı nasıl arıyor? Vatandaşını birileri soyarken o hala neyin derdinde? Bildiğin aldatılıyorum, nasıl oluyorda buna göz yumuyor? 

Kardeşim benim namusumu bana bırakın ben sahip çıkarım, sen benim haklarımı koruyabiliyor musun onu söyle bana? Bu ahlaksızlık değil midir? Resmen soyuluyorum, bu kanuna aykırı değil midir? Beni koruyacak ne yaptın sen?

Bir kaç sene evvel evime hırsız girdi, günlerce korkudan uyuyamadım, ya tekrar girer, tepemde biri dikilirse diye. Karakola gidiyorum gerekli formları doldurmaya, "bulun bu hırsızı" diyorum aldığım cevap "Hanımefendi ben polisim, benim evime de girdi hırsız, ne yapalım? "oluyor. "Bana ne, senin evine de hırsız girdiyse? Bu mu beni rahatlatacak? Vay be! Polisin evine bile hırsız girmiş, e iyi, peki o zaman, bana her durumda girer, boş ver, hayatına bak kızım!" mı diyeyim? Bu mudur örnek olan şey? Verdikleri örneğe bak! Benim can güvenliğim yok, mal güvenliğim yok, kişilik haklarımın güvenliği yok! Yok oğlu yok bu memlekette. Şimdi ben memleket düşmanı olunca ben mi kabahatli oluyorum? Keskin bir bıçak üzerinde yaşıyorum. Tek başına ayakta kalmaya çalışan bir kadın olarak ama öncesinde bir insan olarak, korkularla ve çekincelerle, paranoyalarla yaşıyorum. Hakkınızı aramaya çalışsanız, uyguladıkları bürokratik işlemlerle zaten sizi yıldırıyorlar, Allah sizi bildiği gibi yapsın deyip bırakıp dönüyorsunuz.

Şimdi ben bu dolandırıcı bankayı Tüketici Hakları Derneğine şikayet edeyim, kim bilir kaç telefon görüşmesi yapacağım, kaç sayfa yazı yazacağım. Takip etmek için günlerce nasıl uğraştırılacağım, sonrasında zaten yoğun olan iş hayatınızda yılacağınız için lanet olsun deyip pes edeceksiniz. Hikayenin sonu belli. Farkı bir son mu olacak sanki? 

Gelip beni tutuklayacaklar mı? E buyursun gelsinler.... Allah belanızı versin! Nefret ediyorum bu ülkeden de, ülkedeki sahtekar zihniyetten de, dolandırıcı mantaliteden de, ahlaksız yaklaşımlardan da, duyarsız Başlardan da, arsız konuşmalardan da, yüzsüzce edilen laflardan da, göz göre göre sarf edilen yalanlardan da... Allah belanızı versin hepinizin!  

Sosyal Hukuk Devleti istiyorum... Haklarımın gözetildiğini bilmek, korunduğumu hissetmek, bu ülkede yaşamaktan memnunum demek istiyorum. Çok şey istediğimi sanmıyorum! Çok şükür çalışıyorum, elim ayağım tutuyor, sağlığım yerinde kimseye muhtaç kalmam inşallah, kimseden de para pul istemiyorum. Ama çok şey istediğimi de sanmıyorum. 

Sadece insan olarak, insan gibi yaşamak istiyorum. Bu kadar zor mu bu ülkede bunu istemek?