Günün Sözü

Umut her daim vardır...
Metro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2014 Cuma

Kahrolası 158. bölüm


Uzun zamandır geçemediğim Candy Crush'ın 158'inci bölümünü bu sabah Metro'da sırf vakit kaybetmek için oynarken mucizevi bir şekilde geçiverince az daha çığlığı basacaktım sevinçten. İçim öyle kıpır kıpır ki, kendimi kabinden dışarı atıp, merdivenlere yöneldiğim anda telefonu deli gibi tuşlamaya başladım. 

Saattin kaç olduğu hiç umurumda değildi... Azıcık bile, "uyuyor mudur?" diye düşünmedim... Uyuyorsa da uyansın bunu hemen paylaşmam lazım dedim kendime. Allah'tan ses hiç uykulu değildi. Selam bile vermedim. "Biliyor musun, o kahrolası 158'inci bölümü biraz evvel metrodayken geçtim az daha çığlık çığlığa şarkı söyleyecektim" dedim. Nasıl bir kahkaha patladı kulağımda. :) 

İşte böyle. Tüm manyaklıklarımız bile bize normal geliyor, saçmaladığımız anlar çok var. Başkaları için küçümsenecek çok şey yapıyor olabiliriz ama biliyorum ya orada, ben ne zaman ararsam arayım gülüyor, ne delice şeyler söylesem de normal karşılıyor, yaptığım hatalarda da , doğrularda da yanımda oluyor ya; işte bunu bilmenin beni nasıl huzura erdirdiğinin, nasıl rahatlattırdığının, nasıl mutlu ettiğinin karşılığı yok, ifadesi yok, anlatılır bir tarafı yok anlayacağınız. 

Hep biliyorum orada... Ne zaman ararsam arayım orada...  Öyle şanslıyım ki...

Dilerim bu sene herkes benim kadar şanslı olur. 

Her şeyi boş verin... 

İki tane şeye ihtiyacınız var bu sene. 

Birincisi Sağlık.... Ve bir de aynen benim ki gibi bir dost! 

Gerisi boş!!!!  




19 Ekim 2013 Cumartesi

Çin Günlüğü VIII (Kaba Çin Erkekleri)

Türk erkekleri istedikleri kadar kızabilir, istedikleri kadar itiraz edebilirler. Ben gördüklerimi, yaşadıklarımı yazıyorum. Türk erkeklerinin hangi familyadan olduklarını buldum sonunda. Çinlilerle bizimkiler kesinlikle aynı hamurdan. Adamlardaki kabalıkları anlatmama şurada sayfalar yetmez. En basit ve sık sık olanı yazayım hemen. Adamlarda bir tükürme huyu var sokaklarda,  dersiniz hepsi Lama soyu. O kadar gürültülü ve çirkin şekilde rahat rahat tükürüyorlarki inanlır gibi değil. İlk başlarda bana denk geldi, öküzün biri zahir diye düşündüm. Şimdi neredeyse 5 gündür sokaklardayım anladım ki, adamların kültürü bu. Tükürüyorlar sokaklarda! Hem de kimseye aldırmadan, gayet doğal bir şey yapıyorlarmış gibi. Hani manidar bir yüz ifadesiyle adamın suratına baksanız uyarır gibi, hiiiççç oralı olmuyorlar, aksine gözünüzü dikip baktığınız için siz kaba oluyorsunuz.

******
Azimili sıçan (fare) duvarı delermiş!! Wagas’ı nihayet buldum. Anaaamm ne de kolay bir yerdeymiş. Boşu boşuna dolap beygiri gibi dönmüşüm. Şu an tek derdim karnımı doyurmak... Şöyle bir dşündüm de sürekli aynı dertten müzdaribim. Hep karnımı doyurmak derdindeyim. Acaba önceki hayatlarımdan birinde kıtlıkta mı yaşadım nedir? Zaten elalem Prenses olur, Kraliçe olur, ben ya kıtlıkta yaşamışımdır ya da sürünmüşümdür kesin.  Bu reankarnasyon meselesine bir ara tekrar dönelim.

Neyse, bir kaç saat burada takılmayı düşünüyorum. Hazır free internet bağlantısı da bulmuşken neden olmasın dedim. Dün saatlerce dolaşmanın acısı çıkıyor tabii. Ayak masajına kesinlikle ihtiyacım var!  Şu an günü çoktan yarıladım ben, ama saate şöyle bir baktım da daha çoğu kişi hala uyuyor orada. Sabah’ın 6.30’unda kaç kişi kalkar ki? Saah 5 te uyanmaya (aslında burada çoktan 10 bile olmuş oluyor) alıştım sanırım. Hala biraz zorlanıyorum, hiç değilse 9’da falan kalkabilsem iyi olacak ama 5 günde kimse benden bu kadar büyük beklenti içinde olmasın. Ne kadar isterseniz isteyin her gün kendi saatinize göre gece 3 ya da 4’te uyanamıyorsunuz.

Şu an büyük hayal kırıklığı içindeyim... :( Free internet var diye sevinmiştim ama o da şifre istiyor! Dönünce gerçekten ama gerçekten Vodafone’la acaip bir kavgam olacak!

Bugünü mahallede etrafı dolaşarak, tembellik yaparak geçireceğim. Haftasonu epey yoğun geçecek. Pazartesi ve Salı Shanghai Müzesi ve Nehir Kenarını dolaşarak geçireceğim. Rehber kitapçığa göre güneş doğumunu nehir kenarında geçirmeliymişim. Bu demektir ki bildiğimiz gece 1’de (benim saatime göre!) kalkacağım ve yola düşeceğim. E artık şurada 4 günüm kaldığına göre yapılabilecek tüm çılgınlıkları yapmak lazım.

Bazen geri dönüp yazıklarımı okuyorum. Atladığım bir şey var mı diye. Aklıma gelenleri de hemen neredeysem oraya ekliyorum. O yüzden bazen alakasız ve konudan uzak , bölük pörçük şeyler olursa aldırmayın. Sonuçta önemli olan içerik.  Biraz evvel keşfettiğim şey şu... Hani her zaman kendimizle dalga geçeriz ya, şu Türkler de dünyanın her yerinde var deriz. Nereye gitsek mutlaka bir Türk’le karşılaşırız ve doğrusu bazen bu apaçık ürkütücü de gelir... Salgın hastalık gibi... “Kaçııınnn Türkler geldiiii” durumu :).  Ancaaaakkk bence şurada bir kaç sene kaldı kalmadı bizim papuç dama atılacak. Neden mi? Kardeşim bu Amerikalılar salgın hastalık gibi! Artık dünyanın neresine giderseniz gidin bir Türk ve bir de mutlaka ama mutlaka Amerikalıyla karşılaşıyorsunuz. Bu adamlara da rahatlık batıyor anlaşılan. Ya da Merkezi Istihbarat Teşkilatı (Amerikanca baş harflerini yazmıyorum, hani internette her yerde takip ediyorlarmış ya, bulurlar mulurlar beni, neme lazım. Çoookkk önemli kişiyim ya! :)  ) dünyayı kontrol edebilmek için her yere adamlarını gönderiyor. Mantar gibi her yerde bitiveriyorlar.

Aklıma gelen bir diğer şey. Dün Metro’ya bindim demiştim. İşte Metro’da bir kez daha anladım ki, biz bu Çinlilerle kesinlikle aynı familyadanız. İstanbul’da Metro’da neye şahit oluyorsam aynılarını burada da gördüm. İnenlere bir öncelik vereyim, kenara çekileyim, sonra da ben binerim nasılsa Metro kaçmıyor DEMİYOR kimse! Bildiğin İstanbul’daki gibi daha içeridekiler inmeden bastırıyorlar içeri. Tabii kapıda bir sıkışma itişip kakışma yaşanıyor doğal olarak. Ama kimsenin umurumda değil. Herkes birbirini itekliyor, bağırıyor ama kimse bunun tuhaf ve saçma olduğunu farketmiyor. Bakın belki bana kızacaksınız ancak maalesef doğruya doğru, medeniyetin gözünü seveyim. Avrupa’da mümkünü yok böyle bir şey göremezsiniz. Görseniz de yapanlar emin olun yerli halk değildir, bizim gibi Allah’ın dağından gitmiş hödüklerdir. Bizler gibi toplumların o medeniyete ulaşması için aşağı yukarı bir kaç yüzyıl daha geçmesi gerekecek. Çinliler de medeniyetten yana nasiplerini almamışlar kısacası.


Farkettiğim diğer şey de şu: Size kibar davrananlar sadece kaldığınız otellerdeki elemanlar. Öyle gaip bir durum ki, iki ayrı uçtan söz ediyoruz. Onlar ne kadar kibar, güler yüzlü ise dışarıdaki ve yemek yediğiniz yerlerdeki insalar o kadar kaba. Pekin’de oteldeyken Concierge’deki Batılı kız şöyle demişti: “Dışarıdaki servisleri buradaki gibi beklemeyin, hepsi çok kaba davranıyor.”  Ben de şaka yapıp,”nasıl yani tabağı başımıza geçirmiyorlar sonuç da, değil mi?” demiştim, o da “Neredeyse! :) ” demişti. Abartıyor diye düşünmüştüm ancak şu ana kadar gördüğüm gerçek gibi. Sadece yabancı uyruklu mekanlarda çalışan servis elemanları kibar. Gerçek Çin mekanlarına giderseniz tabağı bir başınıza geçirmedikleri kalıyor! Ama bir şekilde herkes buna alışmış (Batılılar bile) hiç aldırmadan devam ediyorsunuz.  Farkına varmadan siz de kasoa uyum sağlıyorsunuz anlayacağınız. Zaten ne demişler : “Roma’daysan, Romalı gibi davran!” 

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Yurdum Erkeğinin Sonradan Görme Halleri

Çalıştığım ofiste tüm yazı Kuzey Kutbunun en soğuk noktasındaymışçasına geçirmeme neden olan da yurdum erkeğinin umarsız tavırlarıdır. Erkekler doğal postlarıyla* (bkz. ataları olan her tarafı kıllarla kaplı neandertaller)  yaşadıkları için yaz ortasında klimaları sonuna kadar açarak size penguen muamelesi yaparlar. Dizlerimin üstünde yün şal, sırtımda kışlık hırka, parmaklarım mosmor bilgisayar klavyesini tıkırdatırken, homurtularım çalışan klimanın vızıltılarına karışıyor. Aldıran yok elbette... Bense elimden geldiğince optimist olmaya çalışıyorum. Soğuktan gerilmenin cildimi güzelleştireceğine inanıyor, hatta ölürsem mumyalanmaya bile gerek kalmadan en az yüzyıl bozulmadan kalabileceğime inanıyorum... İnanmak istiyorum... Duyarsız Türk erkeğinin sizin üşümenizle ilgilendiği yok... Onlara göre çözüm belli! Giyinme efendim, ince bluz, kısa etek! Ne yapalım yazın sıcağında metroya biniyorsan? Kalın bir şeyler giyin gel üşüyorsan! 
Tıpkı kendileri gibi, o metroda kokar mısın terden, isilikler çıkarır mısın? Kimsenin umurunda değil...
Metro demişken... Belediyenin metro girişinde oksijen maskeleri dağıtmasını talep ediyorum! Mesela Akbil’i bastın mı? Makinenin içinden otomatik maske çıkacak! Sen kendince en uzun ne kadar nefes tutabilirim yarışına girmeden ve ciğerlerine işkence etmeye son vererek paşa paşa takacaksın maskeni.
Arkadaşım, su mu yok? Arkadaşım, hiç mi kokmazsın kendine?


O nasıl bir koku, o nasıl bir duyarsızlıktır? Şehrin ortasında, baksan adam diyeceğin o mahlukat, dersin ki doğduğundan beri su yüzü görmemiş bir primat...  En iyi bir tahmin; Homo Sapiens döneminden beri yıkanmasa ancak o koku çıkabilir... Bu su düşmanlığı nedendir?  Tüm erkeklerde gizli kuduzluk mu var? Su görünce fena mı oluyorsunuz? O kokuyu yapan vucüdu al hamama götür, üstünden çıkacak kir, su giderlerini tıkar. Yoksa mümkünü yok, 1 yıl önce dahi su görmüş bedenden o bayıltıcı gaz etrafa yayılmaz. Tıpkı ozon gibi bu kokunun da doğaya, dünyaya zararı var. Çevrecilerin bu konuya da acilen el atmalarını istiyorum. Yazık, günah bu gezegendeki diğer canlılara.
Bu sorunun tek iyi tarafı; 3 durak boyunca nefes tuttuğumdan, ciğerlerim genişledi. Maraton koşsam, 4  kat genişlemiş ciğerlerimdeki nefesle 2 tur bindiririm diğer atletlere. Hatta tüpsüz dalış şampiyonuna kafa tutuyorum, benimle yarışsa, ağlar hırsından. Benim kadar nefes tutabilsin, bundan sonra söz,  malzemelerini ben taşıyacağım.


Olimpiyat takımına resmen başvuru mu yapmak gerekiyor, yoksa buradan da başvuru sayılıyor mu?