Günün Sözü

Umut her daim vardır...

9 Eylül 2013 Pazartesi

Evlilik dediğin



Denecek çok şey var da, bugünlük kısa keseceğim. Hayatta her şeyi yapmaya çalışmak zor. Şu sıralar zaman bana yetmiyor.  Ancak yukarıdaki karikatürü görünce beterin beteri var dedim :) rahatladım. 

Sanırım esprili de olsa iyi anlatılmış durum. Her kadın Rio Karnavalı sanmasa da birazcıkda olsa Evcilik Oyunu sanıyor evliliği. Ne yazık ki, ülkemizde böyle bir şey mümkün değil. Hayal kırıklıkları da o yüzden çok büyük oluyor. Bizim medeniyet yüzü görmemiş ama ısrarla gördüğünü iddia eden Erkeklerimiz! kendilerini mükemmel, sorunları yaratanında kadınlar olduğunu sanıyorlar. 

Hayat müşterektir sözü matematikteki etkisiz eleman gibi. Erkekler müşterek sözünden sadece yatak kısmını anlıyor sanırım. Geri kalanlar tamamen kadının sırtında. 

Çok merak ediyorum, gerçekten ama gerçekten paylaşımların yüzde yüz adil olduğu, her anında güvenebileceğin tek kişinin kendi eşin olduğu, birbirine saygılı, dürüst, açık, saygılı ama bir kadar da sevgi dolu, iyi ki evliyim dedirtecek kadar güzel bir evlilik çok mu ütopik. Böyle bir şeyin sırrı nedir? İnsanlar neden mükemmel evliliği tutturamaz hep merak ederim. 

Sanırım insan bencilliğinin araya girdiği nokta burası. Anlayış, empati, dürüstlük sıfır. 

Dediğim gibi yazacak çok şeyim var ama vaktim yok şu an. Bir ara yine bu konuya değinirim. Karikatürü paylaşmak istedim. Beni güldürdü. Umarım sizi de güldürür. Gerçi biraz ironik olacak tabii aslında ağlanacak hale gülmemiz.  









 

5 Eylül 2013 Perşembe

Erkekler




God gave men both a penis and a brain, but unfortunately not enough blood supply to run both at the same time.


3 Eylül 2013 Salı

My One and Only

Bilirsiniz, aşk gerçekliğe dönüştüğü anda sorunlarıyla beraber geldiğinden çok kısa sürede tüketilir ve ortada ne aşk kalır ne de ilk anda hissedilen o heyecan. Sanırım aşk duygusuyla ilgili en güzel şey, başlangıçta karnınızda uçuşan o kelebeklerdir. Böyle tarifi güç olan, sizi kabınıza sığdıramayan, sürekli sanki açlık çekiyormuşsunuz da ama aynı zamanda canınız da bir şey yemek istemiyormuş gibi hissedersiniz ya, karnınız burulur hani, işte öyle bir duygudur o. 

Ne kadar büyük bir aşk yaşanırsa yaşansın sonuçta o ilk baştaki kelebek etkisini yapmaz hiç bir zaman. Başkadır yani o kıpır kıpır kelebekler karnınızda. İşte böyle duygular içindeyim. 

Elim sürekli telefonda. Her gelen mesajda karnımdaki kelebekler havalanıyor sonra tekrar konuyorlar bir yerlere. Şimdi farklı milletten erkekleri kıyaslasam, muhtemelen bozulacak olan çok olur. Özellikle erkekler elbette. Ama insan kıyaslamadan edemiyor. Hatırı sayılır sayıda benim de erkek arkadaşlarım oldu zamanında. Öyle kısa süreli arkadaşlıklarda yaşamadım doğrusu. Şimdi geriye dönüp bakınca, şu an yaşadığım platonik aşk hepsine tur bindirir cinsten. Belki insanın en aklı başında olduğu zamanlar 40'lı yaşlar olduğundan da olabilir. Ya da gerçekliğe döküp her şeyi berbat etmediğimden kendi kendime de eğleniyor olabilirim. Ama dedim ya, gerçek şu: hepsine tur bindirir :) 

Neden mi? Nezaketi, cömertliği, bana hitap şekli, bana karşı davranışı... Hayallerimi gerçekleştiriyorum. Daha ne olsun? 

Geçmişte erkek arkadaşım olan hödüklerden birinin yaptığını anlatayım size. 1,5 yıldır çıkıyoruz. Kendisi epeeyyyyy uzak bir yerde oturuyor ve her görüşmemizde ben üşenmeyip Taksim'den dolmuşa binip gidiyorum her defasında. Bir gün hiç unutmam; beraber yaşadığım ev arkadaşım kıyameti koparıp "Hayır efendim, gitmiyorsun bir yere! Arabası var, gelip bir kez de o alsın seni. Nedir bu? Her istediğinde atlıyorsun dolmuşa gidiyorsun. Seni çok özlediyse, çağırıyorsa gelip alsın" dedi. E haklı elbette. Düşünsenize; hayatınızdaki adam sizi almaya üşeniyor, hep sizi çağırıyor ve siz de salak gibi, o zahmete girmesin, o kadar yolu gelip gitmesine ne gerek var, ben şuracıktan biner giderim, diye iyi niyet gösterirken, o size bir nezaket göstermiyor. İşte bir kez arkadaşımın zoruyla "Param yok" yalanı uydurup gidemeyeceğimi gelip beni almasını istediğimde, amanın diyeyim. 2 saat dil döktü, ev arkadaşımdan borç! almamı istedi, ben reddedince mecbur kaldı, kalktı geldi. Arabaya bindiğim an duyduğum ilk cümle "Ooo hanımefendi, artık ayağınıza özel şoför de mi getirtmeye başladınız!" Seni sevdiğini iddia eden mahlukattan çıkan güzellemeler! 

Şimdi kafamın içinde havai fişekler patlamasına sebep olan adamın örneğini sunuyorum. Arabayla 1 saatlik mesafede. Sürpriz bir ziyaret oldu. Bir kaç saat kalacak, sonra yine gidecek. Başka ülkede yaşadığını söyledim size. O bir kaç saati olabildiği kadar iyi değerlendirmek istiyoruz. İyi değerlendirme bizim için, iyi bir yemek, bir kaç şişe şarap ve hiç susmadan yapılan uzun bir sohbet. Bana diyor ki, "lütfen taksiye atla gel, ben burada ödeyeceğim" Taksiyle gidilecek 1 saatlik mesafe! (Pekala, akşam trafiğinde Mecidiyeköy'den Tuzla'yı hesaplayın bakalım). Neredeyse servet değerinde bir yolculuk. Hiç düşünmedim bile. Gerçi durum beni biraz rahatsız etti. Ancak, itiraf ediyorum, maalesef ben o kadar uzun mesafe taksi parasını karşılayacak kadar zengin değilim. Hem kendim karşılayamıyorum üzülüyorum, hem başkası ödediği için rahatsızlık duyuyorum. 

Ben öyle kafasının içinde her şeyi saklayan biri değilim. Beni rahatsız eden her şeyi ilgili kişiye hemen aktarırım. Durumdan duyduğum rahatsızlığı hemen aktardım tabii. Aldığım cevap şu oldu: "Bir centilmen gelir, seni alırdı. Ancak zaman sıkıntısı nedeniyle ikimiz içinde en iyisinin bu olduğunu düşündüm. Yapabildiğim tek şey en azından taksinin parasını ödemek olsun."  

Sonra benim yine karnımda kelebekler havalandı, kafamın içinde havai fişekler patladı. Bir yandan Ahh ben nasıl kaçırdım bu adamı diyorum. Öte yandan, olsun bir şekilde hayatımda ya, aşkın gerçekliğinin getirdiği sorunları yaşamadan, kendi kendime mutlu oluyorum.  

Anlayacağınız ; He is my one and only....           








    

Yurdum Erkeğinin Sonradan Görme Halleri – 2

Şimdi gelelim şu asla ve asla gündemden düşmeyecek olan konuya.

Aldatmalar...

Bildiğimiz gibi hatun kısmı da son yıllarda maşallah karşı cinsdekilere taş çıkartır vaziyette bir skor yapma yarışına girdi. Ben bu durumu yüzyılların intikamı diye yorumluyorum. Kadınların DNA’lerine kodlandı bu acınılası durum. Gen’lerine işledi aldatılmanın acısı, kırgınlığı, hırsı, ezilmişliği... Şimdi bir çeşit adrenalin patlaması gibi DNA patlaması yaşandı, bu yüzyılda ortaya çıktı intikam dürtüleri. Erkekler de artık belki empati kurabilirler bu duruma. Bu kadınlar neler hissediyor yüzyıllardır, belki anlayabilirler. (De o malzeme yok onlarda, mal ortada... Genel son, cinayetle bitiyor!)

Dünya geneline bakarsak aldatmanın bir çok çeşitli sebebi olabilir. Ben dünyaya bakamayacağım şimdi. O başka bir zaman ele alacağımız bir konu olsun. Bu ülke sınırlarında yaşadığımıza göre, ben önce kendi evimizden başlayayım konuşmaya. Yoksa temizliğe mi deseydim?!  Neyse, konuyu ben şöyle değerlendiriyorum;

Türk erkeklerinin analarının koynundan epey geç çıktığı hepimizin malumu... Şimdi eğri oturup, doğru konuşmak lazım. Açıkçası elle tutulur, yüzüne bakılır pek bir tip de yok ülkemizde. Genetik bir bozukluk olsa gerek. Ya da eksiklik. Son yıllarda eh bir kaç eline yüzüne bakılır oyuncu, popçu çıktı da kızlarımızın gözü gönlü şenlendi. Yoksa toplumun geneline baksak, hatunların hala neden bilmem kaç yaşında bekar kaldığının sosyolojik açıklaması da ortaya çıkacak.  (Bu konuyu da ayrıca ele alacağız!)

Ergenlerimiz, analarının korumasından dolayı geç olgunlaştıklarından, karşı cins muhabbetlerine de çok geç başlıyorlar. Toplumda zaten seks, kız erkek arkadaşlığı vs ile ilgili baskı ortada. Bu nedenle aslında gençliklerinde, ki bu 13 ila 19 yaş arası (hani şu teenage denilen dönem) oluyor, doğru düzgün kız erkek arkadaşlıkları yaşayamadıkları için önlerine gelen ilk kızla ya evleniyorlar ya da takılıp takıyorlar. O yaşların ezikliği, acemiliği, amatörlüğü doğal olarak seneler içinde gelişime uğruyor. Bu ergenlerimiz büyüyor, okul bitiriyor, işe giriyor, zaman içinde bir şekilde yükseldikçe yükseliyor. O kuğular evindeki çirkin ördek yavruları, kediler evinde aslan oluyor. Çıktığı yumurtayı beğenmiyor. Başından beri yanında olan, onun her kötü anını görmüş, her zavallığına şahitlik etmiş, en beceriksiz hallerini onunla yaşamış olan kadın artık onun için çekilmez bir yüktür. Çünkü ona en zavallı, en beceriksiz anlarını sürekli hatırlatır. O artık aslan olmuştur. Sürekli kedi zamanlarını hatırlatmanın alemi yoktur değil mi? Yani bir zamanlar otobüse biniyorsa ne olmuş? O artık son model arabalarla dolaşmaktadır. Bu değişim zamanında gerçekleşmiş olan, bu ve buna benzer onlarca örnek sayabiliriz elbette.

Sonuç olarak; erkek artık kendini, kendine kanıtlamak zorundadır.  O artık her şeyin üst seviyesinden en’ini yapmaktadır... Bir zamanlar herşeyin alt seviyesinden en’leri yaptığının hatırlatılmasını istemez. Yeni hayatına alacağı kişi onu sıfır kilometre asilzade sanır sanki. Ego erkeğin sahip olduğu tek silahıdır ve sürekli doldurulması gerekir. Unuttukları şey, çoluğun çocuğun eline dolu silah verilmez ve kadınlar da bunu çok iyi bilir, engel olurlar. 

Ama dedik ya; ego erkeğin sahip olduğu tek silahıdır ve sürekli doldurulması gerekir.   


Zaten hangi kovboy boş silahla dolaşır ki?


Mutlu Son Olsun...

Bazen sizin de kötü olan hiç bir şeyi kaldıramadığınız oluyor mu? Biliyorum, hayat bu. Herşey güllük gülistanlık olup, tıkırında gitmez. Hayatın içinde iyi olan kadar kötü de var. Zaten dünyanın dengesi de iyi ve kötü, güzel ve çirkin, pozitif ve negatif olarak kurulmaz mı? Yin ve Yang nihayetinde herşey. Olması gereken de o! Yoksa kötü olmasa iyinin kıymetini bilmez , açlık olmasa tokluğun kıymetini bilmez ve bu tür örnekleri çoğalttıkça çoğaltamazdık.
Ancak an gelir, kötü giden hiç bir şeye tahammülünüzün olmadığı durumlar olmaz mı? Eminim oluyordur tabii. Ama benim ki bazen çekilmez hale geliyor. Mesela bir süredir yoğunluktan görüşemediğim bir arkadaşım arıyorsa, neden bilmem kötü bir şey duyacağım kaygısıyla telefonu açmak istemem. Sanki illa kötü bir haber verecekmiş gibi. Daha karşı taraf bir “Selam” demeden lafı yapıştırırım. “Bak, kötü bir haber vereceksen hemen kapatayım,  şu an kötü hiç bir şeyi duymaya mecalim yok!” Siz düşünün şaşkınlığı. Çoğu zaman “E bir dur be kızım, hal hatır soracağım, ne kötü haberi?” Olsun, ben tedbirimi alayım da konuşmanın gerisi nasıl olursa olsun.   
İşte bu anlarda, inanın kötü sonla biten filme de, kötü sonla biten kitaba da tahammül edemiyorum. Hani bulabilsem arayacağım yazarı, yönetmeni; “Kardeşim nedir bu? E yetti canımıza, zaten hayatta sürekli darbe yiyoruz, azıcık iyi bir şeylere ihtiyacımız var, ruh halimizi neden iyice yerlerde süründürüyorsunuz ki? E ama hiç mi iyi bir şey olmayacak da, illa gözyaşlarımızla yeni bir okyanus yaratacaksınız?  “ diyesim var. Anlayacağınız biraz daha halden anlayan, iyi niyetli, pozitif bakabilen yönetmen, yazar, yapımcı vs.’ye ihtiyaç var zannımca. Beni de düşünün ama!
John Lennon’un şöyle bir sözü vardır: “Beş yaşındayken annem, hayatın anlamının “Mululuk” olduğunu söylerdi. Okula başladığım zaman, büyüyünce ne olmak istediğim soruldu. Ben de “Mutlu olmak istiyorum” dedim. Ödevi anlamadığımı söyledir, ben de onlara siz hayatı anlamamışsınız, dedim.”  Adam biliyor da konuşuyor.
En baştan soruyorum; “Sonu mutlu mu, mutsuz mu?”
Aldğım cevap “Ay muhteşemdi, çok güzeldi, gerçi mutsuz bitti ama çok süperdi”  olsun,  hiç bir güç beni o filmi seyretmeye, o kitabı okumaya ikna edemez oluyor o an. Ta ki, ruh halim kaldırabilecek seviyeye gelene kadar.
Çocukça olduğunun farkındayım ancak eğer sizin de kötüyle ilgili kotanız dolmuşsa sadece içinde mutluluk olan şeylere yöneliyorsunuz. Benimkisi mutluluk avı doğrusu. Mutluluk avına çıkıyorum. Kötüye karşı tavrım delice tepkiler oluyor. Hani dizideki kötü karakteri bulsam bir kaşık suda boğacağım. Mutluluğu görünce, seyredince sanırım vücudumuz da daha iyi hissettiren bir çeşit hormon salgılıyor ki, bir şeyler hayatınızda kötü gitse de umudunuz oluyor. O gördüğünüz, okuduğunuz, seyrettiğiniz mutluluğa sarılıyorsunuz dört elle. Çünkü size umut veriyor. Hala iyi bir şeyler olduğuna dair, hala sizin için de iyi şeyler olacağına dair umut...
İnsan hayatında, en önemli şey umut... İnsanı ayakta tutan, herşeye karşın direnmesini sağlayan, savaşma gücü veren tek şey, umut... Umutsuz insan hayatından da vazgeçer, hayattan da vazgeçer. Oysa hayat herşeye karşın güzeldir. Yaşamak her ne olursa olsun güzeldir.
Kıssadan hisse; umudu elde tutabilmek için, tutturabilmek için, e el insaf ama;

Mutlu Son Olsun...     

Hiç sordunuz mu kendinize, Siz Kimsiniz?


Başka bir dünya olmalı… Benim ait olduğum bir dünya… Kendimi bu dünyaya ait hissetmedim hiç… O zaman benim olan, ait hissedeceğim başka bir yer olmalı…
 
İçimde hep bir huzursuzluk, hep bir kaybolmuşluk, hep bir diken üstünde olma hissi var. Neden kaynaklandığını bilmiyorum. Belki ben diğerleri gibi değilim de, hep onlar gibi olmaya çalışmam nedeniyle hissettiğim bu yorgunluktan. Belki bu nafile çabaların yorgunluğundan… İçimde hep bir huzursuzluk, hep bir yorgunluk…
 
Kendimi arama çabasından yoruldum. Bana verilen rol üstüme öyle yapışmış ki, kurtulamıyorum. Üstümden atmaya çabaladıkça sanki daha çok yapışıyor. Cinnet anında çıldırmışçasına üstündekilerden kurtulmaya çalışan birinin, kıyafetlerini parçalayarak çıkarması gibi debeleniyorum. Yırttığım her parça, tekrar yerine yapışıyor. Ben söküp attıkça daha çok yapışıyor. Kurtulmak istiyorum ama başkaları elleriyle onları vücuduma bastırıyor. Bastırırken etimle bütünleşiyor o parçalar. Vücudumdaki asıl derinin yerine o parçalar derim oluyor, beni kaplıyor. Çünkü etrafımdakiler öyle istiyor... Ben onları çıkarmaya çalıştıkça kendimi kanatıyorum. Her yerim kanıyor… Her yerimden kanlar akıyor… Bu ben değilim… Değilim! 
 
Eğer baştan aşağı kan olursam hepsinden kurtulurum… Ben olurum... Sadece ben!
 
Ama bu kadar çok acı vermesi!?  Bu acı katlanılır gibi değil...
 
Bu acı beni vazgeçirebilir mi? Acıdan mı korkuyorum? O yüzden mi, beni kan revan içinde bırakacak o son darbeleri atamayışım? Derimi yüzmem lazım. Bu ben değilim. Bu deri benim değil. Bunu vucüduma başkaları kapladı. Bu sahte derinin altında ben varım. Ben!
 
Bu sahte kılıftan kurtulursam, kendime de kavuşacağım, biliyorum. Bu yüzden huzursuz, bu yüzden diken üstünde, bu yüzden bu dünyaya ait hissetmiyorum. Ben başka bir dünyaya aidim. Ben başka biriyim.
 
Gerçek derime kavuşursam, ait olduğum dünyaya da kavuşurum. Acıya rağmen, yüzersem üstümdeki bu deriyi… Yüzebilirsem eğer? İşte o zaman… O zaman ait olduğum dünyaya gidebilme cesaretim de olacak.
 
Acıya katlanmak lazım… Acısız olmaz! Acısız mutluluk da olmaz, acısız zafer de olmaz… Acıya katlanabilirsem eğer, ödülüm özgürlük olacak. Beni saran bu etten prangadan kurtulursam, özgür olacağım.   
 
Gözlerimi kapatıp, başımı arkaya atıyorum. Önce kafamın içinde sonsuz bir boşluk… Beyaz, gri bir boşluk… Biraz flu… Kafamın içi sanki bulutlarla ya da sisle kaplanmış gibi... Öyle bir boşluk… Sonra renkler ve şekiller beliriyor. Yavaş yavaş… Bölük pörçük… Biraz ordan, biraz burdan… Ne oldukları belirsiz, şekilsiz, bilinmez objeler, görüntüler… Belki de ait olduğum dünyaya dair parçalar… Yüzümde anlaşılmaz bir gülümseme. Henüz kimsenin görmediği... Sinsi de denilebilir… Kabulleniş… Acısız mutluluk olmaz! Elim yavaşça kalkıyor yüzüme doğru… Kalbimi, hissedeceğim acıya hazırladım...  Başka çaresi yok!  




2 Eylül 2013 Pazartesi

Şu an nerede olmak istersiniz?


Mars'a tek gidiş bilet almayı isterim. Hani gideyim, bir daha da gelmeyeyim. Şu an böyle bir ruh hali içerisindeyim. 

Çalıştığım yerdeki insan kaprislerini size anlatsam; bunların hepsi Buckingham Palace'dan mı çıkmış yoksa hepsi kendisini Sadrazam'ın sol t.ş.k' mı sanıyor dersiniz. Çünkü ben iki seçenek arasında gidip geliyorum ve hala karar veremedim ne sandıklarına. 

Ezik milletimin, ezik insanlarından geniş bir yelpaze sunabilirim size. Hiç bir şey olamamış sadece ellerindeki diplomalarla kendilerini bir şey sanan, onun dışında adam olamamış insan yaratıkları. İnsan yaratıkları diyorum çünkü şeklen insanlar. Canlılar aleminin bir çeşidi olduğundan başka uygun bir kelime bulamadığımdan aklıma ilk geleni yazıyorum Biraz daha düşünsem belki daha güzel bir kelime bulabilirim ama şimdilik idare edeceksiniz. 

Bir koltuk sevdasıdır gidiyor. Kardeşim bu nasıl bir hırs, bu nasıl bir ego'dur ki işin içine şahsi kaprisler, şahsi manevralar, oyunlar girmiş. Bu ülkedeki her iş yerinde böyle minik oyunlar, minik çalımlar yapılıyor mu diye merak etmeye başladım. Profesyonellikten bir dirhem nasip almamış ama baksan kasıla kasıla profesyonel-miş gibi olan canlı aleminin insan denilen zavallı sınıfının üyeleriyle beraberim...

En acınası ve zavallıca olansa şu; herkes bir kendini akıllı sanıyor. Dünyanın en akıllısının kendisi, geri kalanını aptal sanan, çölde serap gören garip misali yaşayan işte bu zavallı insan takımı. Susuyoruz mecburen. Onları tatmin ediyoruz aptal-mış gibi yapıyoruz. Daha önce de söylediğim gibi ucuz kahramanlığın lüzumu yok. Sonuçta yaşamak zorundayız, para kazanmak zorundayız ve herkese eyvallah çekiyoruz. 

Ah aklımdaki fantazileri size anlatsam aklımı kaçırdığımı sanırsınız. Çünkü o vahşet ve şiddet içeren fantazilerle biraz sakinleşiyorum. Mesela o kendini bir bok sanan Müdür müsveddelerinin hiyerarşik olarak kendilerinden aşağıda çalışanlara kestikleri ahkamları gördükçe, onu o çok sevdiği koltuğa bağlayıp gidip gelip manyak edene kadar tokatlamak istiyorum. Hatta en kuvvetli yapıştırıcıyla onu o çok sevdiği koltuğuna zımbalamak istiyorum. Altına etsin ve onun üstünde otursun istiyorum. Günlerce, haftalarca, aylarca...Karşısına kocaman bir ayna koyarak, o şişim şişim kasılarak ortalarda dolanırkenki havası nasıl iniyormuş görsün istiyorum.Saatlerce suratına hakaret yağdırmak istiyorum. Ama öyle hödükler ki o hakaretleri de anlayacaklarını sanmıyor ve bu sevdadan vazgeçiyorum. 

Bir insan nasıl olurda kendi gerçekliğini görmez ve hep yalanlarla kendini kandırır anlamıyorum. Nasıl bir kafa vardır ki acaba? Doğru söylediğim ve onlar gibi sahtekarlık yapmadığım için benden hoşlanmıyorlar. Kendi gerçekliklerini yüzlerine vurduğum için bozuluyor,  nefret ediyorlar. Tam bir danışıklı dövüş var. Körler sağırlar birbirini ağırlar durumu. Bu kadar yalan ve sahtekarlık içinde mutsuzluğumdan öleceğim ama kaçacak yerim de yok. Burada kalmak ve çalışmak zorundayım. Kurtulacağım günü iple çekerek. 

Dediğim gibi Mars'a tek gidiş biletim olsa hemen basar giderim, geri de dönmem. Ben insan denilen yaratıklardan hoşlanmadım. Canlı aleminin "Marslı" denilen yaratıklarıyla yaşamak daha parlak görünüyor şu an gözüme.